14 Mart 2013 Perşembe

Kabakulak Hastalığı ve Tedavisi

Tükrük bezleri ve sinir dokularına yerleşen bir virüs tarafından çocuk ve erişkinlerde meydana gelen bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık, başlamadan önce kişinin vicudunda 15-18 gün kadar bir kuluçka dönemi yaşar. Sonrasında ise kişi vicudunda etkiler göstermeye başlar. Kabakulak hastalığı, çocukların yada yetişkinlerin %30′unda bir etki yaratmaz. Bulaşır, kuluçkalar ve vicuttan ayrılır. Kişi hayatı boyunca kabakulak hastalığını bir kez geçirdiyse vicudu bu hastalığa karşı dirençlidir ve bulaşıcı olma özelliği kişide bir işe yaramaz. Ateş, titreme, kırıklık, kulağın çevresinde bir ağrı ve kulaktaki tükrük bezlerindeki şişmeler, kabakulak hastalığının temel belirtileridir. Yetişkimlerde beyin iltihabı ve yumurtalık ihtihabı da nadiren ( %30 ) görülebilir. Genellikle tükrük bezlerindeki iltihaplanma 6-7 gün içerisinde geçer. Ateş, baş ağrısı ve kusma ile başlayana hastalık genellikle 7-10 gün arasında kendiliğinden geçer. Sağırlık çok nadiren görülen vakalar arasındadır. Hastalık her yaş grubuna bulaşabilir ancak görülme olaşılığı %85 olarak 15 yaşından küçük çocuklardır. Hastalık anında kişi karantina durumunda tutulmalıdır. Hastalık 1 kez geçirildikten sonra insan vicudu ömür boyu bu hastalığa dirençli olarak yaşar. En etkili korunma aşıdır ve +1 yaş grubundaki herkes aşı yaptırabilir. ( Hamileler Hariç ) Hastalar 10-14 gün arası yatak istirahatine tutulur ve bu süreç içerisinde ( Hastalık Geçirmemiş ) kişilerden uzak tutulur. Hastalık başında gammaglobulin alınırsa hastalık süreci kısa ve acısız geçer. Çok ağrı durumunda ağrı kesici alınır ve hastalar zorluk çekmemek için sıvı gıdalar ile beslenirler.

Tetanoz Hastalığı ve Tedavisi

Tetanoz Clostridium tetani isimli bakteri sayesinde oluşan bir hastalıktır. Bu bakteri aslında zararlı değildir ancak bu bakterinin zehirinin bulaşmasıyla beraber tetanoz hastalığına yakalanılır. Bu bakteri temiz hava bulunan yerde yaşayamaz. Bu bakterinin kişiyi öldürme ihtimali yoktur. En ufak bir spor dalıyla bile uğraşıyorsanız bu bakteri size fiziksel pek bir zarar veremez. Bu bakteri kimyasal olarak çok dayanıklıdır. Zehir kişiye en başta fiziksel bir zarar veremez, sadece zihinsel yollarda beyin işletimine sinyaller gönderir. En sık görülen tetenoz belirtisi çene kasılmasıdır. Ense sertliği, yutma güçlüğü ve karın kaslarında kasılma sertleşme, tetanozun ilerleyen belirtileridir. Ateş, terleme, kan basıncı artışı ve kalp hızında artış, sık görülmese de tetanoz belirtileridir. Ancak ne olursa olsun tetanozun en net belirtileri kas kasılmaları ve spazmlarla oluşur. Bu kasılmalar dakikalar sürebilir ve haftalarca tekrarlayabilir. Tetanozun korunma yöntemleri sadece aşıdır. Bu aşının sıklığı 6 ayda bir olmalıdır. Demir gibi maddelere çarpara oluşan yaralarda kesinlikle hastane kapsamında müdehale yapılmalıdır. Önce yaranın etrafı oksijenli su ile temizlenir, çünkü clostridium maddesi oksijende ölür. Sonrasında kişinin tetanoz ilacı ( son 6 ay içinde ) yapılmamışca, aşısı yapılır ve taburcu edilir. Şakaya alınmaması gereken ve zihinsel hasarlar verebilecek olan bir virüstür Clostridium. Zehiri düşünme bozukluğuna yol açabilir ve düzenli olarak aşısı olunmak zorundadır. Aşı olduktan sonra 1 – 2 gün süreyle kolumuzu oynatırken acı çekebiliriz.

Alkol Zehirlenmesi ve Tedavisi

Alkol zehirlenmesi, alkol tüketildikten sonra rastlanan bir süreçtir. Ancak bu olayın sık sık yaşanması gerçek zehirlenmelere de yok açabilir. Vicudumuzun kaldıramayacağından daha fazla alkol almamız, alkol zehirlenmesine uğramamıza neden olur. – Sarhoşluk Gibi - Alkol zehirlenmesi durumunda biliçsizlik ön plana çıkar ve işleri düzgün yapamamak gibi şikayet verici durumlarla karşılaşılır. Örneğin konuşma bozukluğu, mantıksız konuşma, yürüme ve görme bozuklukları gibi durumlar söz konusudur. Alkol kullanıldığı anda bu alkol kan dolaşımına karışır ve vücudumuzun her yerine yayılarak ( beyin dahil ) organların işlevlerinde sekme meydana getirir. Alkol beynin sinir sistemini bozar. Örneğin alkol almış bir kişi daha az acı hisseder. Alkol alımı beyin faaliyetlerini yavaşlatır. Örğin düşünme, karar verme gibi işlerde alkol kullanan kişi hızlı olamaz. Normalin çok altında bir hızla karar verir. Alkol zehirlenmesi durumunda kişinin uyuma isteği artar ve uzun süre uyuyabilir. Yürümede zorluk çeker ve düşünürken mantıksız kararlar verir. Gözlerinde kayma meydana gelir ve kişi farkında olmadan yüksek sesle konuşur. Baş dönmesi, yüz kaslarında belirsizlik, yorgunluk, mide bulantısı ve duyu organlarındaki hassasiyetin azalması alkol zehirlenmelerinin nadiren görülen etkileridir. Alkol zehirlenmesi yani sarhoşluk kısa süreli bir rahatsızlıktır. Belirtileri açık ve nettir. Bazı özel durumlarda bu belirtiler değişebilir ve normal bir sarhoşluğun üzerinde semptomlar meydana gelir. Bu gibi durumlar bozuk alkol tüketimi nedenleridir.

Beyin Felci ve Tedavisi

Beyin felci, beyin damarlarının tıkanması sonucu beyin hücrelerinin oksijensiz kalması ve bunun sonucunda ölmesi sonucu oluşan, nörolojik bir hastalıktır. Beyin damarlarının daralması sonucu tıkanması, beyin felci baslangıcı belirtisidir. Ölüm oranı olarak dünyadan 3. sırada bulunan beyin felci, genellikle erkeklerde görülür. Beyin hücreleri dört büyük damar ile beslenmektedir. Bu damarların ikisi boynun ön bölgelerinde olan ve beyne giden karotislerdir. Halk arasında şah damarı olarak nitelendirilir. Diğer iki damar ise, boynun arka kısmında kalan ve arkada bölgelerden beyne ulaşan vertebral damarlardır. Beyne giden yolda binlerce damar vardır ve beyin çok yönlü ve zengin olarak beslenen bir yapıya sahiptir. Beyin damarlarını tıkanması, yırtılması, çatlaması gibi durumlarda beyin felci başlar. Aynı zamanda beyne giden bu damarlardan herhangi biri, beyne kan iletirse emblik atak oluşur ve yine beyin felci oluşur. Vücutta yağ ve kolesterol düzensizliği varsa beyne giden yollarda bir tıkap oluşur ve bu tıkaç beyinde trombotik atak oluşturur. Şeker hastalığı, kalp hastalığı, damar tıkanıklığı, yüksek tansiyon, alkol ve sigara kullanımı, yüksek stress, hareketsiz yaşam gibi nedenlerden dolayı beyin felcinin yüksek boyutlara ulaşma olasılığı 2-6 kat arası artabilir. Basit bir baş dönmesi bile beyin felci belirtileridir. En ufak bir olayda eczaneye yada en yakın sağlık kuruluşuna giderek test yapılmalıdır. Öncelikle hastalığın boyutu hesaplanarak bir müdehale planı oluşturulur. Tüm müdehaleler yavaş yavaş ve tedbiri alınarak klinik ortamında yapılır. Akciğer ve idrar yolu enfeksiyonu, beyin felcinin ilerleyen safhalarında görülür. Tansiyon hastalığı sessiz katil olarak bilinir. Yapılması gerek en önemli testlerden biridir. Beyin felci riskinin azaltılması için vücudumuza sağlıklı ve sportif bakmalı, en ufak bir olayda bile tedbir amaçlı sağlık kuruluşlarına başvurulmalıdır.

Gıda Zehirlenmesi ve Tedavisi

Son 3 gün içerisinde, bir bakteri veya mikroorganizma tarafından bulaşmış bir gıdanın tüketilmesinin ardından ishal, mide bulantısı, kusma, karın ağrıları ve mide krampları gibi sindirim sistemi ile alakalı sonuçların ortaya çıktığı bir hastalıktır. Gıda zehirlenmeleri, büyük bir halk sorunudur. Kendilerini en başta belli etmeyen sinsi hastalıklardır. Ancak bu hastalık ölümcül sonuçlar doğurabiliyor. Özellikle hamburger, biftek ve çiğ süt tüketimi nedeniyle çok sayıda salgın oluşmuştur. Böbrek yetmezliği, kanlı ishal gibi bulgular ile teşhis edilebilir. Besin yolu ile bulaşan en yaygın bakteri tifo’dur. Özellikle sıvı tüketimi az olan kişilerin, gıda zehirlenmesi sonucu ölüm riski çok yüksektir. Genellikle bakteri ve mikroorganizmalar sonucu oluşan gıda zehirlenmeleri, yüksek tuz ve şeker gibi nedenlerden de oluşabilir. Mangal ve ızgara da yapılmış besinlerde kanserojen oranı yüksek ve düşük nem olduğu için, kızartılırken belli bir sürede içlerinde gıda zehirlenmelerine yol açan etkenler üretilir. Izgarada be kızartma gibi besinlerdense, fırında pişirme, basınçlı buhar, mikrodalga fırınlar ve düdüklü tencerede pişirilen yemekler daha sağlıklı kabul edilmektedir. Donmuş gıdalar tüketim tarihleri dikkate alındığı sürece güvenli ve sağlıklıdır. Gıda zehirlenmesine uğrayan kişiler bol miktarda sıvı kaybederler ve bu sıvının ağız yolu ile geri alınması tedavi sürecine katkıda bulunacaktır. Ancak ilerlemiş zehirlenmelerde mutlak hekime başvurulmalıdır. Ateşin 38.5 dereceden yüksek olması, ishalin 2 günden fazla sürmesi, kanlı dışkılama ve sık sık kusma gıda zehirlenmesi belirtileridir. Korunmanın en iyi yolu bol bol sıvı tüketmektir. Aynı zamanda yenilen ve içilen gıdanın sağlığı kontrol edilmelidir. Sağlık üşengeçliği affetmez. Su fazlası zararlı olmayan tek şeydir.

Gözbebeği İltihabı ve Tedavisi

Göz bebeği iltihabının bir diğer adı ise iritistir. Gözün renkli kısmının içlerindeki iltihaplanmaya, göz bebeği iltihaplanması denir. Gerekli müdehale, gerekli zamanda yapılmazsa kötlüğe kadar gidebilecek, riskli bir hastalıktır. Işığa baktığınız zaman, ışık gözünüzü tamamen alıyor ve başka bişeye bakamıyorsanız, uzun süre ışığa bakarak kalamıyorsanız göz bebeği iltihaplanmasına yakalanmış olabilirsiniz. Gözlerde sulanma ve kızarıklık varsa bu da göz bebeği iltihaplanmasının bir belirtisidir. Aynı zamanda göz bebeğinizin rekli kısmının çevresinde koyu bir çizgi oluşur. Bu belirtiler hastada göz bebeği iltihaplanması başladığını gösterir ve hemen bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Genellikle şeker hastalarında görülen göz bebeği iltihaplanması, gözün yaralanması ve dolayısıyla mikrop kapması nedeniyle başlamış olabilir. Romatizma , burun iltihapları ve diş çürüklükleri, göz bebeği iltihaplanmasında katkıda bulunur. İlk olarak hastalığa neden olan şeylerin belirlenmesi gerekir. Çünkü hastalığa neden olan madde, panzehir gibi hastalığın çözümünde kullanılıyor. Tıbbi bir müdehale gerekmediği için, hastalığa neden olan etkenleri ortadan kaldırırsanız, göz bebeği iltihaplanması zaman içerisinde geçecektir. Gözün şişliğini almak için göz damlası kullanılır. Göz bebeği iltihaplanmasının çözüm aşamasında, gözün istirahat etmesi ve göz kaslarının dinlendirilmesi önemlidir. Görme kaybı gibi durumlar oluşmadan tedaviye başlanması gerekir.

Eklemler Neden Ağrır?

Günlük hayatta eklem ağrılarından hayatının herhangi bir döneminde yakınmayan yok gibidir. Ancak ağrıya neden olabilecek problemlerin romatizmal hastalıklara göre dağılımı farklılık gösterebiliyor. Örneğin yumuşak doku romatizması toplumda yüzde 5 oranında görülürken, Romatoid Artrit hastalığı 10 bin kişiden 30’unda, Sistemik Lupus Eritematozus hastalığı ise toplumda her 100 bin kişiden 40-50’sinde ortaya çıkıyor. Bu hastalıkların her 9 kadına karşılık bir erkekte görüldüğünü söyleyen Aile Hastanesi Bahçelievler İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Uslu, “Eklem şikayetleri her yaş grubunda görülebilmekle beraber kadınlarda erkeklere nazaran daha yüksek bir oranda görülüyor. Bunda fazla kilolar, hareketsiz bir yaşam sürdürmek ve hormon kaynaklı nedenler etkili oluyor” diyor. Dr. Ahmet Uslu, eklem ağrılarını tetikleyen başlıca 8 nedeni şöyle sıralıyor: 1-Soğuk hava. 2-Proteinden zengin beslenme. 3-Bilinçsiz egzersiz yapma. 4-Eklemleri zorlayıcı hareketler yapma ve ağır kaldırma. 5- Düşme ve çarpma. 6- Kontrolsüz ve bilinçsiz ilaç seçimi. 7-Düzensiz beslenme ve uyku düzeni bozukluğu. 8-Depresyon. BİRBİRİNE KARIŞAN İKİ HASTALIK Halk arasında eklemlerde ağrıya neden olan her ağrı romatizma, iltihaplı ve iltihapsız romatizma, yumuşak doku romatizması, omurga romatizması gibi isimlerle anılıyor. Oysa ‘Artroz’ ve ‘Artrit’ birbirinden farklı iki hastalık. Bu hastalıkların farkını anlatan Dr. Ahmet Uslu, şu bilgileri veriyor: ARTROZ: Eklem kıkırdaklarındaki harabiyete bağlı olarak çoğu zaman yaşlılık, travma, zorlama gibi nedenlerle oluşuyor. ARTRİT: Yani iltihaplı romatizma ise metabolizma bozuklukları, bağışıklık sisteminden kaynaklanan nedenler gelişiyor. KIŞIN DAHA ÇOK GÖRÜLÜYOR Eklem ağrılarıyla ilgili olarak bu iki hastalığın karıştırılmasının dışında, hastalığın genetik olup olmadığı, en çok hangi mevsimde görüldüğü de çok merak ediliyor. Eklem ağrılarının kış aylarında daha sık görüldüğünü belirten Dr. Ahmet Uslu, “Sebebi çok net olmamakla beraber soğuğa bağlı damarlarda oluşan spazm dokulara daha az kan ve dolayısı ile oksijen gitmesine neden oluyor. Soğuk günlerdeki hava basıncı değişiklikleri de eklemlerde ağrılara neden olabilir” diyor. GENETİK YATKINLIK VAR Romatizmal hastalıklara bağlı eklem ağrılarının görülmesinde genetik yatkınlık bulunduğunu ve bu durumda romatizmal hastalıkların görülebilme ihtimalinin arttığını ifade eden Dr. Ahmet Uslu, şu bilgileri veriyor: “Örneğin en sık görülen romatizmal hastalıklardan olan romatoid artrit hastası bir bireyin, akrabalarında bu hastalığın görülme sıklığı yüzde 1-2 oranında iken, aynı yumurta ikizlerinde, ikizlerden birinde romatizma varsa diğerinde romatizma gelişme ihtimalinin yüzde 15-20 düzeyinde oluyor”. Eklem ağrılarının sık kullanılan eklemlerde görüldüğüne değinen Dr. Ahmet Uslu, romatizmal kaynaklı ağrılarda tutulan eklemin yeri, sayısı, ağrının süresi gibi bulguların romatizmal hastalıkla ilgili ipuçları vererek, tanı açısından yol gösterici olduğunu belirtiyor. Örneğin Gut atağına bağlı eklem ağrısı çoğunlukla sadece ayak başparmağını tutabilirken romatoid artrit hastalığında, ağrılar el, el bileği ve el parmak eklemlerini de etkiliyor. Ya da bel ağrısı ve sabah tutukluğu tarif ediyorsa ankliozan spondilit hastası olabiliyor. EKLEM AĞRISI NASIL TEDAVİ EDİLİR? • Travmaya bağlı bir ağrıysa akut dönemde soğuk uygulama lokal ya da sistemik ağrı kesiciler faydalı olabiliyor. • Hastada yumuşak doku romatizması varsa sıcak kompres ve kas gevşeticiler işe yarayabiliyor. • Romatizmal ağrılar ve eklem kireçlenmesi için fizik tedavi uygulamaları, sıcak su ve kaplıcalar faydalı olabiliyor. • Her romatizmal hastalık için kullanılacak ilaç ve ilaç grupları farklılık gösterebiliyor. Kimi zaman bunda hasta tercihi ya da hasta uyumu gibi faktörler rol oynadığı gibi, diğer sistemik hastalıkları ile ilişkili olarak ilaç tercihleri farklılaşılabiliyor. • Romatizmal hastalıklarda kalıcı eklem harabiyeti olmaması için mutlaka tıbbi destek almak gerekiyor. • Eklem fonksiyonlarının korunabilmesi için düzenli egzersiz yapmak çok önemli. • Beslenmeye ve dinlenmeye önem vererek kilo kontrolü sağlamak gerekiyor. • Eğer kişide gut hastalığı varsa aşırı protein tüketiminden, fibromiyalji varsa uykusuzluktan uzak kalınması hastalığın yarattığı şikayetleri büyük ölçüde azaltıyor. • Kireçlenmeye bağlı eklem ağrıları varsa kıkırdak yapımını uyaran kondroitin sülfat takviyesi kısmi bir çözüm yaratsa da, kilo verilmediği sürece eklemlerin kişiyi uzun süre ağrısız şekilde taşıması mümkün olamıyor.

Kaçış Sendromu (Clarkson Hastalığı) Nedir?

Çok sık karşılaşılmayan, aynı zamanda Clarkson hastalığı olarak da bilinen Kaçış Sendromu hakkında İç Hastalıkları Uzmanı Nafiz Karagözoğlu bilgiler verdi. Sistemik kapiller kaçış sendromu ilk kez 1960 yılında Clarkson ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır. Bu nedenle "Clarkson Hastalığı" ismi de verilir. Tekrarlayan damar içi sıvısının azalması ile ortaya çıkan şok atakları ortaya çıkar ve nadir görülür. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Hindistan, Japonya, ve Kuveyt de dahil olmak üzere, dünyanın dört bir yanından hastalar tespit edilmiştir. Yaşamı tehdit eden bir hastalıktır. Kaçış Sendromunun Belirtileri Ataklar arasında hasta sağlıklıdır. Neye bağlı olduğu ve bedenin çalışmasının nasıl bozulduğu henüz tam olarak belli değildir. Kılcal damarların içinden dışarıya sıvı çıkış hız ve miktarında artış meydana gelir. Kılcal damarlarda ortaya çıkan bu değişiklikle damar dışına sıvı sızması artar. Akciğer-kalp-karın zarı gibi bedenin iç boşluklarına ve kaslarının içine, damar içindeki sıvılar sızarak birikir. Damar içi kan basıncı-tansiyon azalınca şok tablosu gelişir. Damar içinden beden boşluklarına sıvı kaçışına neden olan ihtimaller olsa da esas neden bilinmemektedir. Hasta şikayetleri günlük hayatta sık karşılaşılan şikayetlerdir. Hastalar sıklıkla bulantı, karın ağrısı, kusma, halsizlik, kas ağrıları, yorgunluk gibi belirgin tanımlayıcı özellik göstermeyen yakınmalar ile başvururlar. Klinikte en sık “septik şok" tablosuyla yani kana karışan mikrobik etkenlerin ortaya çıkardığı şok tablosu ile benzerlik gösterir ve karışır. Ataklar sırasında; damar içi sıvısının ani ve çok miktarda azalması, kanda albumin düzeylerinin düşük olması, kanın koyulaşması-akıcılığının azalması, bazen de monoklonalgamopati denilen özel bir laboratuar bulgusu tespit edilebilir. Gözlenen hastalarda yaygın bir şekilde bağırsaklarda ödem, asit, akciğer ve kalp zarında ve hatta kaslarda sıvı birikip, yaşamı tehdit edici bir tablo oluşturabilir. Tedavisinde Düzenli Takip Şart Kaçış Sendromundaki ani ve hızlı olarak gelişebilen kan basıncı (tansiyon) düşüklüğü yoğun tedavi ve takiple önlenemezse, birden fazla organın çalışması yetersiz hale gelebilir. Bu da hasta için uzun tedavi dönemi hatta ölüm anlamına gelebilir. Sıvı-elektrolit tedavisi, kan basıncının normallerde tutulmaya çalışılması böbrek, kalp ve beyin gibi hayati organların hasra görmesini engelleyebilir. Kortizonlu ilaçlar tedavide kullanılabilir. Unutulmamalıdır ki, her hastanın tedavisi o an yapılmış olan tetkik ve bulgulara göre değişiklik gösterebilir.

Sıtma Hastalığı Nedir ?

Sıtma; tarih boyunca kralları öldürdü, mezarlıkların dolup taşmasına neden oldu, nice imparatorlukları yıktı. Kısacası, bugüne kadar birçok insanın ölümüne yol açtı. Dişi sineğin tükürüğünde bulunan yaklaşık 100 tane parazitle ortaya çıkan bu hastalık, binlerce insanın yaşamını kaybetmesine neden oldu. Basit bir yumurtlamayla ortaya çıkarak, toplumların kaderini değiştiren bu parazitler bir kişiyi ele geçirdiğinde bu yüzbinlerce kişinin hayatına mal olabiliyor. Sıtma yüzünden her yıl 800 bin kişi hayatını kaybederken, 225 milyon kişi de hastalık nedeniyle tedavi görüyor. Sıtma, plazmodium adındaki tek hücreli parazitlerin insan vücuduna girmesiyle ortaya çıkıyor. Hastalık Anofel tipi sivrisineğin ısırmasıyla bulaşıyor. Bu sivrisinek türü ise sıcak ve nemli yerlerde yaşıyor.

Unutkanlık Nedenleri ve Tedavisi

Unutkanlık 7 den 70 e hepimizin gündelik sorunudur. Yoğun stres, zihinsel yorgunluk gibi faktörler unutkanlığa neden olabilir. İsimleri, telefon numaralarını, eşyalarımızın yerini, söz verdiğimiz halde arkadaşımızı aramayı, alış verişe çıkarken alacaklarımızı unuttuğumuzda “bugünlerde çok unutkan oldum” deriz. Bu durum bazen sorulan soruları tekrarlama, yolları, mekanları karıştırma, işte verimliliğin düşmesi, çevreye ve hobilere ilgide azalma ile de kendini gösterebilir. Oysa günlük yaşamı çok etkilemediğini düşündüğümüz unutkanlıklar, ileri yaşlarda görüldüğünde halk arasında “bunama” olarak bilinen “demans” adlı hastalığın habercisi olabilir. Unutkanlık günlük hayatımızda oldukça sık şikayet konusu olan bir durumdur. Bu yakınma özellikle ilerleyen yaşla birlikte bir takım ciddi nörolojik hastalıkların habercisi olabilir. Özellikle çağımızın hastalığı olan Alzheimer hastalığının. Alzheimer hastalığın da belirtiler sıklıkla bellek kaybı ile başlar, özellikle yakın geçmişte yaşanan olaylar kolay unutulur. Örneğin hastalar sohbet sırasında aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmaya başlarlar. Bazı hastalar konuşurken kelime bulmakta zorlanırlar. Nesneleri ve yüzleri tanımakta zorlanırlar. Yargı ve akıl yürütme de önemli ölçüde bozulabilir. Zamanla hasta en basit işleri bile yapamaz hale gelir. Sık rastlanan bir belirti de kişilik ve davranışlarda değişiklik olmasıdır. Hastalarda kolay sinirlenme, depresyon ve özellikle aşırı kuşkuculuk görülebilir, bazen aşırı sakin ya da saldırgan olabilirler. Bu bulgulara hastaların kendilerine bakabilme, kendi başlarına yaşayabilme yeterliliklerinde azalma eşlik eder ve ileri dönemlerde 24 saat bakim gerekli hale gelir. unutkanlık yakınmalarınızın sebeplerini ortaya koyulabilmesi için gereken incelemelerin yapılması ve gereken önlemlerin alınması gerekir. Unutkanlık yapan bazı nedenler mevcuttur. • Yaşa bağlı unutma şikayetleri • Bunamalar • Felç sonrası ortaya çıkan zihinsel algılama ve konuşma bozuklukları • Kafa travmaları sonrasında görülen unutkanlık diğer zihinsel bozukluklar ve davranış bozuklukları • Kafa travmaları sonrasında görülen unutkanlık diğer zihinsel bozukluklar ve davranış bozuklukları • Beyin iltihapları(menenjit) sonrası unutkanlık, konuşma ve algılama problemleri • Alkole bağlı zihinsel bozukluklar • Ameliyatlardan (özellikle kalp ameliyatları) sonra ortaya çıkan zihinsel bozukluklar,unutkanlık,algılama ve konuşma bozuklukları • Parkinson, Multipl Skleroz (MS) vb. kronik nörolojik hastalıkların seyri esnasında görülen zihinsel problemler herhangi bir hastalığa bağlı olmayan unutkanlığın tedavisinde ise aşağıdaki reçeteler uygulanır. Tedavi için gerekli malzeme : Günlük, çekirdeksiz kuru üzüm. Hazırlanışı : Ayda 3 gün arka arkaya, 3 gram günlük ile birlikte 10 tane çekirdeksiz kuru üzüm yenir. Bu işlem her ay aynı şekilde tekrarlanır. gerçekten unutkan olup olmadığınızı anlamak için şu testi yapmanız gereklidir.: • Sık kullandığım telefon numaralarını zor hatırlıyorum • Eşyalarımı koyduğum yeri hatırlamıyorum • Okumayı bıraktıktan sonra kaldığım yeri hatırlamakta güçlük çekiyorum • Alışverişe çıkarken alışveriş listesine ihtiyaç duyuyorum • Randevuları, tarihleri, organizasyonları unutuyorum • Alışverişe çıktığımda neler yapmayı planladığımı unutuyorum • Tanıştığım insanların isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyorum • Televizyonda izlediklerimi hatırlamakta güçlük çekiyorum • Söylemek istediklerimi ifade etmekte zorlanıyorum • Dilimin ucuna gelenleri söyleyemiyorum • Tanıştırılan insanların isimlerini hemen unutuyorum • Bir başkasını dinlerken aklımdakileri unutuyorum • Yazı yazarken, bilgisayar ve hesap makinesi kullanırken hata yapıyorum • Tek bir konuya yoğunlaşamıyorum • Okuduğum şeye konsantre olamıyorum • Söylenenleri hemen sonra unutuyorum • Yaptıklarımın iyi olduğundan emin olabilmem için yavaş yapmak zorundayım • Kafamın içi boşalmış gibi hissediyorum • Günlerden hangi gün olduğunu unutuyorum Puanlama: Asla: 0 Seyrek: 1 Bazen: 2 Sık sık: 3 Değerlendirme: 0 – 15 puan: Hafızanız çok iyi, sorun yok. Normal yaşantınıza devam edebilirsiniz. 15 – 25 puan: Küçük sorunlar başlamış, dikkatli olun. 25 – 35 puan: Sınırdasınız. İleride sorun çıkmaması için önerileri uygulayın. 35 puan üzeri: Uzman yardımı almanız gerekir.

Tikler Ve Tedavisi

"Tik" istemsiz, belirli bir tarzda,hızlı ve tekrarlayıcı hareket ya da ses çıkarma durumudur. Süresi genellikle 1 saniyeyi geçmemektedir. Bu duruma direnç gösterilemez gibi hissedilir. Tik davranışının vücutta görülen yeri ( kaş, göz, omuzda oluşması gibi) , sıklığı ve zorlayıcılığı, çeşitli zamanlarda değişebildiği gibi, topluluk içinde olma ya da tek başına bulunmaya göre değişebilmektedir. Tikler tek bir bölgede veya birden fazla bölgede ya da organda hissedilebilir. Tik davranışının yapılması ile birlikte geçici bir rahatlama elde edilir. Tik davranışlarını arttıran etmenler: Yoğun stres durumları, kaygı düzeyinin arttığı haller, bitkin düşmek, can sıkıntısı hissetmek, kişi için önemli bir olaya katılmak , başkaları önünde aktif bir eylemde bulunmak( söz almak, bir toplantıya katılmak gibi) durumlarında artış gösterebilmektedir. Alkol alımı, kişiyi keyifle oyalayabilen bir aktivite ( kitap okumak, tv. seyretmek gibi) dinlenme esnasında azalabilmektedir. Tik bozukluğuna yol açabilen diğer durumlar: Tik bozukluğuna neden olan kalıtsal hastalıklar arasında Tourette sendromu, Huntington hastalığı, torsiyon distonisi, ve nöroakantozis sayılabilir. Ayrıca ensefalit, Sydenham koresi, ilerleyici bir hastalık olan Creutzfeldt-Jacob sendromu da tik sebepleri arasındadır. Epilepsi (sara) hastalığı tedavisinde kullanılan ilaçlar, L-dopa, bazı stimulan ilaçlar da bu tür bir duruma yol açabilirler. Karbon monoksit zehirlenmeleri, kafa travmaları, bazı kromozom bozuklukları, zeka geriliği de tik davranışlarını oluşturabilir. Tik bozukluğunun başlangıç ve ilerleyen dönem özellikleri: Yapılan araştırmalara göre, toplumda bin kişide 2-6 arasında görülmektedir. Erkeklerde kadınlara göre 3 kat daha fazla görülmektedir. Genellikle 7 yaş civarında başlamaktadır. İlk oluşan tik genellikle göz kırpmadır. Onu izleyerek kol ve bacakta yerleşik tikler ,daha nadiren de sese dayalı tikler başlangıç tikleri olmaktadır. Küfür etme şeklindeki tikler (koprolali) de daha nadir başlangıç yakınmasıdır. Başlangıçta % 2-3 oranında görülen koprolali ilerleyen dönemlerde % 2-30?lara dek çıkabilmektedir. Tik bozukluğu kişilerin yaklaşık % 40 kadarında ergenliğin başlangıç evrelerinde tamamen düzelmektedir. % 30 kadar hastada bir miktar düzelme ile hafiflemiş olarak devam eder. Geri kalan % 30 kadar hasta erişkinlik hayatında da tik bozukluğu belirtilerini göstermektedir. Tik bozukluğu obsesif kompulsif bozukluk ile sıklıkla bir arada görülebilmektedir. Sıklıkla kontrol etmeye,saymaya ve düzenleme ve benzerleştirmeye yönelik davranışlar şeklindedir. Hastalığa sebep olan geni saptama çalışmaları sürmektedir. Bu rahatsızlığı olan kişilerin bazı beyin bölgelerinde metabolizma hızı artmış, bazı bölgelerde ise azalmış bulunmuştur. Tedavi: İlaç tedavileri yanında terapi ile başarı sağlanmaktadır.

Pamukçuk Hastalığı,Tedavisi ve Belirtileri

Pamukçuğa bir mantar neden olur. Bebeğin ağzında beyaz, süte benzer yapılar oluşabilir. Yanağın iç taraflarında, dilde, damakta ve diş etlerinde beyaz lekeler görülür. Bu hastalığa neden olan mantar Kandida albicans olarak biliir. Bu mantar ağız ve vajinada yaşar. Pamukçuk hastalığı bebeklerde ek olarak sık görülür. Çünkü pamukçuk bağışıklık sistemi gelişmemiş ya da bağışıklık sistemi güçsüzleşmemiş olanlarda ek olarak sık görülür. Bağışıklık sistemi, beslenme, gökyüzü kirliliği, ameliyat ya da yaralanma, bağışık sistemini baskılayan birtakım ilaçların kullanılması ve bağırsakta bulunan faydalı bakterilerin dengesini bozulması buna benzer nedenler dolayı direncini kaybeder. Bu durum da pamukçuk oluşumuna ne sebeple olur. Tanısı Pamukçuk olan bir bebek, emmek istemez, huysuzdur. Ağzına baktığınız zaman beyaz leke vardır. Eğer beyaz leke kaznırısa, altında deri yanmış buna benzer görünür ve kanayabilir. Çok geçmeden doktorunuza başvurunuz. Tedavisi Sağlıklı en yeni doğmuş bebek büyük ihtimalle hastalığı kendisi yenebilir. Fakat pamukçuk genişçe bir alana yayılmışsa antibiyotik ilaçlar hastalığın iyileştirme sürecini hızlandırıcı etki yapabilir. Maya enfeksiyonun kendisi tehlikeli değildir yanlızca ağrı yapar .

Sara (Epilepsi) Hastalığı Nedir ?

Sara hastalığı nedir ?, Epilepsi hastalığı nedir ?, Epilepsi hastalığının diğer adı nedir ? ,epilepsi hastalığının belirtileri nelerdir? ,Epilepsi hastalığı çaresi ? ,Epilepsi nasıl geçer ?, Epilepsi tedavisi ? Vücudumuzu yöneten merkez beyindir. Bütün aktiviteleri beynimiz sayesinde yaparız. Dolayısıyla beyindeki hücreler arasında elektriksel bir bağlantı vardır. Merkezi sinir sistemi hücrelerinin beklenmedik, aniden elektriksel boşalması sonucu epilepsi ortaya çıkar. Bir kaç dakika sürer ve sonra geçer. Bu durum bir defadan fazla meydana gelirse buna epilepsi hastalığı denir. Halk arasında “sara” hastalığı olarak bilinir. Nöbetler şeklinde görülür. Dünyada yaklaşık 40 milyon sara hastası vardır. Ülkemize bu sayı 700 bin civarındadır. Toplumda sara hastalarına genelde kötü gözle bakılmaktadır. Oysaki epilepsi sadece sinirsel bir hastalıktır ve epilepsi hastaları asla deli değildir ve hastaların zeka anormallikleri yoktur. EPİLEPSİ HASTALIĞININ SEBEPLERİ NELERDİR ? Genelde epilepsinin nedeni bulunamaz fakat sıklıkla çocukluk çağında ortaya çıkan bu hastalıkta bazı etmenlerin hastalığa neden olduğu bilinmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Doğuştan gelen faktörler: Doğum sırasında beynin oksijensiz kalması ya da zedelenmesi, genlerin bulunduğu kromozomlarda meydana gelen hastalıklar, enzim eksikliği, Beyin zarlarında iltihap oluşması, menenjit, beyinde meydana gelen tümörler, Gebelikte ortaya çıkan, bebeğin gelişmesini önleyen bazı hastalıklar, annenin sigara, alkol, madde kullanması, Trafik kazası sonucu beyin zedelenmesi, travma geçirme, Ateşli havale geçirme, epilepsinin nedenleri arasında yer almaktadır. EPİLEPSİ NÖBETİ Epilepsi nöbetlerinin farklı şekilleri mevcuttur. Şuur kaybı ile beraber görülen nöbette, kişi yaptıklarının farkında değildir. Zaten nöbetten sonra da ne yaptığını bilemez. Elleri, kolları anlamsız şekilde sağa sola hareket eder. Sersemlemiştir ve gözünün önünde noktalar oluşur. Diğer bir nöbet şeklinde yine şuur kaybı vardır ve hasta yere düşer. Bütün vücudu kasılır ve çırpınır bir haldedir. Ağzından köpük gelebilir. Yaklaşık3-4 dakika sürer. Hasta dilini ısırabilir. Nöbet geçtikten sonra yorgun bir haldedir. Bir süre sonra normale döner. Bazı nöbetlerde sadece belli bir vücut bölgesi etkilenir. Çünkü bütün beyin etkilenmemiştir. Kontrol edilemeyen vücut bölgesinde, dengesiz hareketler görülür. Şuur kaybı yoktur. Bir başka nöbette ise bir kaç saniye donuk anlamsız bakıştan sonra normale döner. Çok kısa sürelidir ve sadece birkaç saniye şuur kaybı vardır. Epilepsi hastalığıyla yaşamak zordur fakat kontrol altına alınabilir. Önemli olan nöbetin ardarda gelmemesidir. Bu durum, hayati tehlikesi olan bir problemdir. NÖBET SIRASINDA NELER YAPILMALIDIR? Nöbet sırasında yapılcak şey, hastanın kendisine zarar vermesini önlemektir. Hastanın etrafında hastaya zarar verecek eşyaları kaldırmak gerekir. Başını bir yere çarpabilir. Kesici aletlere, yatak kenarlarına çarpıp kendisine zarar verebilir. Başını ve vücudunu yana çevirin, başının altına yumuşak bir yastık koyulmalıdır. Dilini ısırmaması için nöbet geçiren kişinin çenesi açık tutulmaya çalışılmalıdır. Kıyafetleri ve yakası gevşetilmelidir. Rahat nefes alması sağlanmalıdır. Hastanın ağzında yiyecek varsa bunu çıkarmak gerekir. Hastayı kendine getirmek için soğuk su dökme, tokat ama, kolonya sürme gibi şeyler uygulanmamalıdır. Panik yapmayın ve hastayı da telaşlandırmayın. Hastaya herhangi bir ilaç verilmemelidir. Nöbet sırasında hastanın neler yaptığını gözlemlenmeli ve hastanın doktoruyla bunlar paylaşılmalıdır. PEKİ EPİLEPSİ NASIL TEŞHİS EDİLİR? Epilepsi teşhisinde hasta yakınlarının, doktora vereceği bilgiler çok önemlidir. Nöbetin ne kadar sıklıkla meydana geldiği, nöbet sırasında neler olduğu hasta yakınları tarafından dikkatle incelenmeli ve bu bilgiler doktora iletilmelidir. Doktor- hasta yakını iletişimi çok önemlidir. Ailede başka birinde de bu nöbetin olup olmadığı öğrenilir. Ancak epilepsi tedavisi uzun sürdüğünden, kesin teşhis koymak için kesin bulgular gereklidir. Bunun için de bazı tetkikler gerekecektir. Beyin tomografisi, EEG, emar ve bazı testler istenir. Bu testler, ayırıcı tanı konması için mutlaka yapılmalıdır. EPİLEPSİ TEDAVİSİ Epilepsi tedavisi ömür boyu sürebileceği gibi, bazı kişilerde belli bir yaştan sonra nöbetler ortadan kalktığından tedavi de bitirilir. Fakat bunu doktorunuz belirleyecektir. Epilepside kullanılan tedavi şekli ilaç tedavisidir. Bu ilaçlar beynin aşırı uyarılmasını engeller. Fakat ilaç tedavisiyle hastalık tamamen ortadan kaldırılamaz. Sadece oluşabilecek nöbetlerin önüne geçilmiş olur. İlaçların düzenli ve belirlenen dozda alınması şarttır. Bir müddet nöbet olmaması ilacı bırakmanız gerektiği anlamına gelmez. İlacı bıraktıktan sonra tekrar nöbet ortaya çıkar. Ayrıca ilaç kullanan her kişide nöbet oluşmayacak diye bir şey de söz konusu değildir. Tedavide hastalığın tamamen geçmesi yüzde 60 ihtimaldir. Epilepside her hastaya aynı miktarda ya da aynı ilaçlar verilmez. Doktor, hastanın yaşı, kilosu, nöbetin tipine göre ilacı belirler. Gerekirse birden fazla ilaç hastaya önerilir. Her hastalığın ilacında olduğu gibi epilepsi ilaçlarının da bazı yan etkileri vardır. Yorgunluk, uyku hali, kilo alma, saçlarda ve ciltte döküntü bunlardan bazılarıdır. Doktorunuz size en uygun tedaviyle bu yan etkileri minimuma indirecektir. Epilepsinin tamamen geçeceğini söylemek mümkün değildir. Bazı hastalarda özellikle ergenlik çağında geçebilir. Nöbeti oluşan kişilerde ise tedaviye devam edilmelidir. Doktorunuz öngördüğü takdirde bir müddet ilaç tedavisi kesilerek nöbetin oluşup oluşmayacağına bakılır.

Krup Hastalığı Tedavisi

Yalancı difteri olarak da adlandırılan bu hastalığın belirtileri oldukça belirgindir. Hafif bir nezle ve öksürükle yatan çocuk, gece yarısı boğulur tarzda bir öksürükle uyanır. Öksürük, köpek havlaması şeklindedir. Krup, ses tellerini tutan virüslerin neden olduğu bir tür enfeksiyondur. Nefes alan ya da ağlayan çocukta ıslık şeklinde ses­ler duyulabilir. Gırtlakta şişmeler oluşur ve solunum yolları tıkanır. Çocuk solu­num güçlüğü çekerek paniğe kapılır. Krup hastalığı için önerilen modern tıp tedavileri: Buhar banyosu önerilir. Hastalığa neden olan etken bakteri ise, antibiyotik kullanımı­na başlanır. Antienflamatuar etkisi olan asetaminofen hapları da kullanılabilir. Krup Hastalığı Tedavisi Doğal Sağlık Tedavileri: ■ Lobelya ve homeopati literatürüne “black cohosh” adıyla geçen yılan otu adlı bitki spazmı dindirir, balgamı tedavi eder ve akciğerleri temizler. ■ Yaban kirazı spazmı giderir, balgama iyi gelir. ■ Lavanta ve papatya çiçeklerini kaynar su dolu bir leğenin içine karıştırın. Ço­cuğunuzun leğenden çıkan havayı teneffüs etmesini sağlayın. ■ Papatya, kedi annesi ve yaban kirazı bitkilerini demleyin. Çocuğunuza gece yatmadan önce ya da hastalığı yoğun olarak yaşadığı anlarda bu karışımdan azar azar içirebilirsiniz. ■ Çocuğunuza kekik ve okaliptüs yağlarını kullanarak ayak banyosu yaptırabi-* lirsiniz. ■ Homeopati tedavileri oldukça etkilidir: ■ Hastalığın nöbetler halinde görüldüğü anlarda her 20 dakikada bir deniz süngeri kullanabilirsiniz. Deniz süngerini nasıl elde edebileceğiniz ve nasıl kullanabileceğiniz konusundaki bilgileri homeopati uzmaojnızdan elde edebilirsiniz. ■ Soğuk su isteyen ve su tüketiminden sonra kusan çocuklar için “fosfor” maddesi kullanılabilir. ■ Derinden gelen, at hırıltısına benzeyen öksürük vakaları için “drosera” ad­lı bitkiyi kullanabilirsiniz. ■ Bach çiçek esansları çocuğunuzu rahatlatır ve nefes almasını kolaylaştırır. Ço­cuğunuzun sırtını ve göğüs bölgesini Bach çiçek kremi ile ovabilirsiniz. ■ Kaya gülü (rock rose) adlı bitki korkup paniğe kapılan çocuklar için kullanıla­bilir. Çocuğunuz öksürük nedeniyle aşırı bir şekilde yorulduysa, zeytin işe ya­rayacaktır. ■ Okaliptüs, lavanta, çam, tarçın, papatya ve kekik yağlarını karışım haline geti­rin. Elde ettiğiniz karışımı buharlaştırıcı bir tüpe (inhalatöre) koyun ya da ayak banyosu için kullandığınız suya ilave edin. ■ Birkaç damla okaliptüs ya da lavanta yağı damlattığınız mendili çocuğunuzun yatağının yanında bir yere koyun. Bu yağlar çocuğunuzun nefes almasını ko­laylaştırır. ■ Birkaç damla lavanta yağını birkaç damla zeytin yağı ile karıştırın. Elde ettiği­niz karışımı, çocuğunuzun göğüs ve sırt bölgesine yaptığınız masajlarda kul­lanabilirsiniz. ■ Bal ve limon karışımı ile hazırladığınız sıcak içecek çocuğunuzda görülen be­lirtilerin hafiflemesini sağlayacaktır. Balın içindeki antibakteriyei özellik, bak­teriler nedeniyle ortaya çıkan krup vakalarının tedavisinde kullanılabilir. Faydalı terapiler: Geleneksel Çin terapileri, homeopati, aromaterapi, akupunktur, herbaîizm. Krup Hastalığı Tedavisinde Evde Yapabilecekleriniz: ■ Çocuğunuzun, bir leğenin içine doldurduğunuz sıcak suyu teneffüs etmesini sağlayın. Bu sırada çocuğunuzun başını bir havlu yardımıyla örtebilirsiniz. Çocuğunuz bu tavsiyemizi uygulamayı reddediyorsa, banyoya gidin ve tüm sı­cak su musluklarını açın. Banyonun buharla dolmasını sağlayın. Çocuğunu­zun banyodaki buharı teneffüs etmesi de işe yarayacaktır. ■ Çocuğunuzun baş kısmını ya da vücudunun üst kısmını bir yastık yardımıyla yükseltin. Bu şekilde soluk alıp vermesini de kolaylaştırmış olursunuz. Uyarı: Çocuğunuz morarırsa, acilen doktor çağırın.

Raşitizm Hastalığı Nedir?Nedenleri Nelerdir?

Raşitizm Hastalığı Nedir?Nedenleri Nelerdir? RAŞİTİZM, D vitamini eksikliğinden kaynaklanan ve genellikle çocuklarda görülen hastalık. Omurga, kol ve bacak kemiklerinde şekil bozukluklarına yol açar. Nedenleri. Hastalığı önleyen D vitamini, süt ve sütlü besinler,yumurta ve balıkyağında bulunur. Ayrıca güne ışınları deride bulunan bir ön vitamini D vitaminine dönüşmesini sağlar. D vitamininin yeterince alınmaması ve güneş ışınlarından uzak kalmak, hastalığın oluşmasının başlıca nedenleridir. Güneş ışınlarının bol alınabileceği tropikal bölgelerde hastalığın görülmesinin nedeni ise çocukların güneşe çıkmalarıdır. Belirtileri. Hasalık genellikle bir yaşında ortaya çıkar. Zayıflık, iştah azalması, çıkık karın, kansızlık ve ishalin yam sıra kemikler yumuşak olduğundan uzun kemiklerde oükülmeler görülür. Dolayısıyla kol ve bacak kemiklerinde şekil bozuklukları ortaya çıkar. Göğüs yandan yassı bir görünüm alır. Tedavisi. Başlıca iki tedavi yöntemi vardır. D vitamini vermek ve güneş ışınlarından yararlanmak. Önceleri raşitizmin yanlış ve kötü beslenmeden kaynaklandığı sanılırdı. Oysa bugün fosfor-kalsiyum metabolizmasındaki bir bozukluktan kaynaklandığı bilinmektedir. Raşitizmin çok ender de olsa D vitaminin bağırsaklarda emilmemesi ya da böbreklerde var olan bir anormallik nedeniyle idrar aracılığıyla böbreklerden atılamaması nedeniyle de oluşur. Bu durumda tedavi nedene göre değişmektedir.

12 Mart 2013 Salı

Seboreik Dermatit Nasıl Bir Hastalıktır

Seboreik dermatit tedavisi mümkün olan bir tür cilt hastalığıdır. Hastalık bulaşıcı bir özelliğe sahip değildir. Ancak tedaviden sonra nüksetme olasılığı çok yüksektir. Fazla yağlanma ve yağ bezelerinin sayısının en fazla yer aldığı bölgelerde oluşan iltihaplar seboreik dermatit olarak adlandırılır. Özellikle derinin seboreik bölümlerinde yerleşen fakat neden dolayı oluştuğu tam olarak açıklanamayan kaşıntılı bir deri hastalığıdır. Toplumda görülme sıklığı % 1 – 3 oranındadır. Bu hastalığın en fazla görüldüğü yerler, saç derisi, kulak arkası, burun etrafında, kaş ve gözler ve göğüs ortasıdır. Bu hastalıktan etkilenen alanlarda kızarıklık, yağlanma ve kepeklenme görülür. Seboreik dermatit kimlerde daha sık görülür? Genel olarak ergenlik döneminden sonra ortaya çıkar ve sürekli artış ve azalmalar ile devem eder. Ayrıca 20 – 40 yaş arasında ki erkeklerde görülme olasılığı daha yüksektir. http://faydalisifalibitkiler.com/ Seboreik dermatit hastalığı iç organları etkileyen bir hastalık mıdır? Seboreik dermatit yalnızca deride oluşum gösteren bir cilt hastalığıdır. Hastalığın başka organlara herhangi bir etkisi söz konusu değildir. Hastalığı teşhis etmek için laboratuar tetkiklerine gerek duyulmaz. Ancak diğer cilt hastalıkları ile karışabileceğinden dolayı kesin tanı için deri biyopsisi istenebilir. Seboreik dermatit başka hastalıklar ile beraber görülür mü? Seboreik dermatit cilt hastalığının, Parkinson hastalığı, epilepsi, yüz felci, siringomyeli, poliomyelit, gibi hastalıklar ile birlikte görülme ihtimali yüksektir. seboreik dermatit ayrıca AIDS ve DOWN sendromu ile de birlikte görülebilen bir cilt hastalığıdır. Banyodan sonra bile yukarıdaki resimdeki gibi saç diplerinizde pullanma, kepeklenme oluyorsa, burun kenarlarınızda ve kaşlarınızda kepeklenmeye benzeyen pullanmalar, dökülmeler veya kızarıklıklar oluşuyor ise seboreik dermatit rahatsızlığınız olabilir. Bir cilt doktoruna muayene olmanız tavsiye edilir. Seboreik dermatit saç dökülmelerine yol açar mı? Seboreik dermatit saç dökülmelerine yol açan bir hastalık değildir. Fakat erkek tipi saç dökülmesinde yüksek androjen etkisine bağlı olarak saç derisinde yağlanmayı artırabilir. Seboreik dermatit hastalığı için yardımcı olarak içerdiği çinko sebebiyle kabak çekirdeği gibi şifalı bitkiler tüketen kişiler olmuştur, öncelikle bir cilt doktoruna ve hastanelerdeki cildiye bölümlerinde muayene olmanız tavsiye edilir. Doktorlar verdikleri krem, damla ve şampuan gibi destekleyici ürünler ile hastalığınızın iyileşme sürecini hızlandırabilir, seboreik dermatit hastalığı bir süre görülmese bile yeniden nüksetme ihtimali olan bir rahatsızlıktır, bu yüzden doktor kontrolünde tedavi önemlidir. Seboreik dermatit Hastalığı ne kadar sürer? Seboreik dermatit hastalığı tedavi ile çok çabuk iyileşen bir hastalıktır. Hastalıkta fazla ilerlememiş vakalarda hastalık kendiliğinden ortadan kaybolabilir. Fakat seboreik dermatit hastalığı tekrar nükseden bir hastalıktır. Hastalığın önüne geçilmesi ve nüksetmesini engelleyen bir tedavi mevcut değildir. Hastalık tedavi ile yok edilebilir ve gerekli önlemler ile tekrarlanmaması için kontrol altında tutulabilir. Bir önceki yazımızda oldukça faydalı bir şifalı bitki olan adaçayı faydaları ve yararları hakkında bir yazı yayınladık.

Varis Hastalığı Tanısı Ve Tedavisi

Varis tanısını koymak aslında çok zor olmayıp, doktor muayenesinde bile kolayca konulabilir. Zaten görsel olarak görünen varisler damarlarda mavi mor kırrmızımsı ağ görünümlü ve ya şişlikler görülür ve bu durum muayenede ortaya çıkar. Fakat gerektiğinde teknik yöntemlerde bulunmaktadır. Venöz yetmezlik ve varis hastalarında, seçilmesi gereken tanı yönteminin tedavi açısından oldukça önemli olan sorulara cevap vermesi gereklidir. Hastada yüzeyel ve ya perforan venlerde yetmezlik olduğu eğer var ise, hangi damarda ve ya damarlarda olduğudur. Varislere neden olan damarları saptamak amacıyla, hastada cilt dışından görünen varisler dışında cilt altında başka variköz venlerde varis olup, olmadığı ve ya çaplarının ne kadar olduğunu, saptamak için günümüzde (renkli dobler) kullanılmaktadır. Renkli dobler tanı yöntemiyle cilt altındaki toplardamarlar ultrasonografik olarak incelenir ve bu yöntem ile ses dalgaları aracılığıyla toplardamarın yapısı içinde pıhtılaşma olup, olmadığı ile akım hızları ve yönleri tespit edilir. Damarlardaki kapak yetersizliği ve kaçak değerlendirilir. Varis tedavisi öncesi altta yatan diğer sorunları incelemek için (renkli dobler) oldukça yaygın kullanılmaktadır. (Renkli doblerin) herhangi bir yan etkisi ve ya acı veren bir durumu olmamaktadır. Hatta bazı ciddi durumlarda (venografi) damar içine ilaç verilerek damarların radyolojik olarak görüntülemeye yarayan tanı yöntemide kullanılmaktadır. tedavi edilecek varislerin yerini ve hangi yöntemle tedavi edileceğini belirlemek için, hastada derin venöz yetmezlik olup, olmadığı var ise yüzeyel ven yetmezliğine mi ya da geçirilmiş derin ven trambozuna mı bağlı bir durum bunun incelenmesi, Birinci tipteki yüzeyel venler tedavi edilebilirken, ikinci tipteki venlerin tedavi edilmesi tavsiye edilebilir. hastada derin venlerde tıkanma olup olmadığı, şiddetli arteryel tıkanma var ise öncelikle onun tedavisi yapılmalıdır. Varis hastalığı tedavi yöntemleri Varis hastalığı tedavi yöntemi Varis hastalığının tedavisinde hangi damarlarda görüldüğüne yüzeyel , derin ve ya kılcal hangi derecede reflü kaçak miktarında bulunduğuna ve hastanın şikayetlerine, ağrı, şişme, görünüme göre tedavi seçeneği belirlenir. İlaç tedavisi, genellikle derin venöz yetmezlikte tedavinin temeli düzenli ilaç kullanımı ve varis çorabının düzenli giyilmesidir. Düşük dereceli yüzeyel varislerde en başta ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Cerrahi tedavi, venöz yetmezlikli olgularda, yüksek dereceli kaçak ve ya venöz damarlarda ileri seviyede genişleme var ise varis tedavisi yapılabilir. Lazer ve ya radyofrekans tedavisi, ileri dereceli yüzeyel varislerde damar içine ultrason eşliğinde girilen, bir kateter ile lazer ya da radyofrekans enerjisi uygulanarak damarın içerden yakılması işlemidir. Bu işlemle damar büzülür ve ya tamamen kapatılır. Lazer ya da radyofrekans enerjisi yüzeyel kılcal damarlardaki varislerde de kullanılmaktadır. (1 mm) küçük çaptaki yüzeyel kılcal damarlardaki varisler için en uygun ve en faydalı tedavi yöntemidir. İşlem yapılırken ve ya öncesinde (skleroterapi) işlemi gerekebilir. Skleroterapi, ilaç ve ya köpük tedavisi olarak adlandırılır. Çapı (1-4 mm) arası olan yüzeyel damar varisleri için en ideal tadavi yöntemidir. Bu büyüklükteki damarların içine köpük ya da ilaç verilerek, o damarın iç duvar yapısını bozup, damarların büzüşmesi sağlanır. Variste en yeni tedavi yötemi Varisin yeni bir tedavi yöntemi olan (mechanochemical) (mekanik ve kimyasal) kısacası ( MOCA) adı verilen hastanın konfororunu daha iyi sağlayan, özel hareket ve ilaç verme sistemi toplardamar içine yerleştirilen ve sürekli olarak titreşim sağlayan kateter problemli damarı büzerek ortadan kaldırıyor. Bu işlemde hasta acı hissetmediği gibi, hasta bir saatte varislerinden kurtulup işine geri dönebiliyor. Bu işlem termal etki olmadan (mekanik ve kimyasal) ajanlarla toplardamar yetmezliğini ortadan kaldıran, bu yöntemde özel hareket ve ilaç verme sistemi olan çok ince bir kateter sorunlu olan damarda tek bir yoldan ilerletilip, ek anestezi ve ya iğne girişleri yapılmadan yetmezlik olan damar bu şekilde tedavi edilebiliyor. Bacaktaki sorunlu olan yani kaçak yapan ana toplardamara kateterle girilip, kateterin titreşimle birlikte rotasyonu yani damar içinde ( 360) derece dönüyor ve özel bir kimyasal veriliyor. Bu özel ilaç damarın hemen büzülmesini ve ortadan kalkmasını sağlayıp, bu durumda hasta yetmezliğe sebep olan damardan kurtulmuş oluyor. Bu işlem sayesinde hasta hemen günlük hayatına dönerken, herhangi bir ağrı ve ya acı hissetmemesi sayesinde hasta için oldukça rahat bir girişim oluyor. Bu işlem çok hızlı ve etkin bir yöntem olup, ortalama lazerle aynı oranlarda başarı sağlamaktadır. Lazer ve ya radyofrekens ablasyon tedavisinde, çevre dokuların ısı nedeniyle etkilenmesi, hastanın ağrı hissetmesi, iyileşme süresinin uzaması gibi bazı etkilerin bu işlemde ortadan kalkması işlemde hem hastalar hemde doktorlar açısından kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca bu işlem uygulanan bölgede yara izi bırakmıyor. Varis tedavisinde henüz yeni bir yöntem olmasına rağmen, başarılı sonuçlarından dolayı yurt dışında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu işlem aynı zamanda kısa sürede tamamlanıp, bir saat içinde bitiyor ve hastalar hemen taburcu olabiliyor.,

Miyop Hastalığı ve Tedavi Yöntemi

Miyopi Nedir? Miyopi bir göz kusurudur. Miyop bir gözün ön arka çapı kırma gücüne göre daha uzundur, bu nedenle göze paralel gelen ışınlar retinanın önünde göz yuvarlağı içerisindeki bir noktada odaklanmaktadır. Miyoplarda, gözün kırıcı bileşenleri gözün ön-arka çapına göre fazla güçlüdür, veya gözün ön-arka çapı gözün kırıcı bileşenlerine göre fazla uzundur. Bazen bu her iki durum bir arada bulunabilir. Yakındaki nesnelerden yayılarak gelen ışınların, retinada odaklanabilmesi için uzağa bakıştan daha çok mercek gücü gerekir, miyop bir gözün kırıcı bileşenleri, diğer bir deyişle mercek gücü fazla olduğu için yakından gelen ışınları retina üzerinde odaklayabilir, işte bu nedenle miyop kişiler yakını net görebilirler. Uzaktan gelen ışınlar 6 metreden sonra göze paralel olarak geliyor olarak kabul edilebilir, bu paralel ışınlar retinada odaklanamayacağı için miyoplar uzağı net göremezler. Miyopluk kalıtsaldır. Akrabalardan birbirlerine geçebilir. Miyopinin Bulguları Nelerdir? Miyopi kendini genellikle okul çağlarında belli eder, miyopi yetişkinlik dönemine kadar bir miktar artış gösterebilir. Genellikle çoçukların net görmediklerine ilişkin bir yakınmaları yoktur, daha çok sınıfta tahtayı göremediklerinde fark edilirler. Miyopi ergenlikten sonra genellikle fazla değişmez, ancak dejeneratif miyopi denilen durumda miyopi erişkin yaşamda da artmaya devam edebilir. Miyopi Nasıl Tedavi Edilir? Miyopinin tedavisinde kalın kenarlı –içbükey(konkav)- camlar kullanılır. Bu mercekler göze gelen ışınların yayılmasını sağlayarak, görüntünün retinada net bir şekilde oluşmasını sağlarlar. Bu amaçla kontakt lensler de kullanılabilir. Aynı optik özelliklere sahip kontakt lensler de kırma kusurunu düzeltmek için kullanılabilir. Kornea üzerine yapılan fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK) son yıllarda popülerlik kazanmış bazı tedavi yöntemleridir. Miyop, Miyopisi olan kişi. Bu kişiler, yakını net görebilirler ancak uzakta net göremezler. Uzakta net görebilmeleri için, kalın kenarlı -içbükey mercekler kullanmaları gerekir. Miyop rahatsızlığı olan hastalar üzerinde yapılan incelemelerde hastaların uzağı göremedikleri ortaya çıkmıştır. Miyop hastalığı göz hastalıkları grubuna girer ve oluşum bakımından incelendiğinde herhangi bir gözün ön arka çapının ışığı kırma gücü ön plana çıkmaktadır. Normal sayılan bir gözlerin paralel düzlemde aldığı ışık retina önünde, göz yuvarlağı içindeki belli bir noktada odaklanmaktadır. Ancak miyop hastalarının gözlerinde, gözün ışığı kırıcı gücü fazla güçlüdür ya da gözün ön – arka çapı gözün kırıcı bileşenlerine göre fazla uzundur. Bu durumda uzağı görememe fiziksel bir karşılık bulmaktadır. Miyopluk söz konusu olduğunda bir gözün ne derecede uzağı göremediği de hekim tarafından araştırılması gereken bir konudur. Hafif bir miyop birkaç metre uzaklık çevresindeki nesneleri ayırt edebilecek durumdadır. Ancak bazı ağır miyoplar, gözün birkaç santim önünde yer alan nesneleri bile ayırt edemeyecek orandadır. Astigmat Miyop Miyop varlığını ya da varlığı kesinleşmiş miyopluğun derecesini günümüz göz kliniklerinde, sadece temel unsurlara dayanan bir muayene ile belirlemek mümkündür. Miyopluğu oluşturan belirtiler aslında gizli olmadığından, bir miyop hastasının durumun farkına varması geç olmaz. Uzak nesnelere bakılırken ortaya çıkan bulanıklık, gözlerin fazla süre açık kalmasına bağlı olarak şiddetli baş ağrısının yaşanması ya da araç kullanırken sürücünün, yine gece ve gündüze bağlı olarak değişen görme kabiliyeti oranı miyop belirtileri olarak sayılabilir. Bu kolay algılanabilir belirtilerle miyopun ilk evrelerini kaçırmamak mümkündür. Miyop Testi Miyopluk genellikle çocuk yaştaki hastalarda tespit edilir ve kişinin kitap okumaya başladığı okul yıllarında kesin bir teşhise sahip olur. Eğer bir çocuğun gözlerinde hafif de olsa bir şaşılık seziliyorsa, çocuk çok yakından televizyon izliyor ya da izlemesi gereken herhangi bir nesneyi / kişiyi uzaktan göremediği fark ediliyorsa, okuduğu kitabı normalden fazla yakın tutuyorsa miyopluk olduğu düşünülebilir. Miyopinin Lazerle Tedavisi Yetişkinlerde görülen miyop rahatsızlığı ise aslında yaş ilerlemesine bağlı olarak sonradan ortaya çıkan niteliktedir. 40 yaş sonrası miyop hastalığı edinme oranları yüksek olduğundan, söz konusu yaşı aşma oranında bir sıklıkta göz muayenesi olmak yetişkinler için oldukça önem taşır. Göz Hastalıkları Tedavileri Miyop hastalığının tedavisinde günümüzde 3 yöntem başı çekmektedir. Bunlardan ilki gözün miyopluk derecesine uygun bir gözlük takmak, diğeri kontakt nitelikte ve her geçen gün gelişen lensler edinmek, son olarak da cerrahi müdahaledir. Bu bağlamda gözlüklerin kullanım kolaylığı ve ekonomikliği hastalar tarafından yüksek tercih oranına sahip olmasında etkilidir. Lens seçimi ise yeterli bir bilgi edinmenin ertesinde yapılabilir. Cerrahi müdahalelerde ise göz korneasının eğrilik oranına şekil verilerek miyopun önüne geçilmektedir. Cerrahi müdahaleler bazında en çok tercih edilen yöntem ise lazer destekli tedavidir. Yine de cerrahi müdahalelerin iyi bir tetkik sürecinden sonra karara bağlanması risk azaltmak adına tavsiye edilir.

Hepatit B Hastalığı Bulaşıcımı

Hepatit B virüsü, halk arasında sarılık olarak bilinen Hepatite yani “karaciğer iltihaplanması”na neden olan bir virüstür. “HBV” olarak kısaltılmaktadır. HBV; 40-45 nm boyutlarında olan vir virsütür. Genetik materyali çift RNA içerir. Virüs oldukça bulaşıcıdır. Türkiye’de HBV taşıyıcılığı %7-8 civarındadır. Her 12-13 kişiden biri bu virüsü taşımaktadır. Bazı kişilerde HBV’ye karşı doğal bağışık yanıt mevcuttur. Bunun olup olmadığına kan testleriyle bakılmaktadır. Doğal bağışıklık olmayan kişilerde ise aşıyla koruma kesin olmamakla birlikte sağlanabilir. Hepatit B Nasıl bulaşır Bulaşma yolları kan yolu ve cinsel yoldur. En sık kan yoluyla bulaşır. Kan yoluyla bulaşıcılığı, AIDS etkeni olan HIV’den 100 kat daha fazladır. Hepatit oluşan kişilerde bulgular kişiden kişiye değişiklik göstermekle beraber virüs vücuda girdikten belli bir dönem sonra kişide hafif ateş, ağrı, kusma, halsizlik, uykuya meyil, göz akı ve deride sararma yapabilir. Virüs vücuda çeşitli yollardan girebilir ve karaciğerde hücreler içine yerleşir. Virüsün, vücuda girişinden sonra; İltihap ve buna bağlı bulgular oluşturmak ve kronikleşme, Sessizce vücutta kalma, Vücut savunması tarafından tamamen ortadan kaldırılma gibi sonuçlar ortaya çıkar. Bu üç gidişatın hangisinin olacağı, kişinin sosyoekonomik, sağlık, beslenme düzeni vb. gibi birçok durumuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Kronikleşen olgularda hastalık zaman içerisinde kişiyi ölüme götürebilir, hastalık iyileşip sessiz forma geçebilir ya da vücut tarafından tamamen ortadan kaldırılabilir. Sessiz olgular ise bir dönem sonra hastalık yapıp kronikleşebilir, ömür boyu sessiz olarak devam edebilir ya da vücut tarafından olarak tamamen ortadan kaldırılabilir. Ciltte açık yaralardan da bulaşabilir fakat normal cilt yoluyla, solunum yoluyla ve ağız yoluyla bulaştığı gösterilememiştir. Resimi büyütmek için üzerine tıklayınız Aşısı nasıl yapılır Aşı özellikle; HBV taşıyıcıları ile birlikte yaşayanlara, Sürekli kan veya kan ürünleriyle yakın temas halindeki sağlık personeli, berberler vb. gibi meslek gruplarına, Yurtlar, askeri birlikler vb. gibi ortak kullanım alanlarının ve eşyalarının çok olduğu toplu yerlerde yaşayanlara, HBV aşısı tavsiye edilmektedir. Aşı uygulanacak kişilere önce kan testi yapılır. Kan testi sonuçları aşı yapılmasına uygun olarak gelirse kişiye aşı yapılır. Uygulanan son dozdan bir kaç ay sonra bağışıklık gelişip gelişmediğini kontrol etmek amacıyla tekrar kan testi yapılır. Bağışıklık gelişmemişse ya da az gelişmişse doz tekrarı yapılır. Bağışıklık gelişmişse bu bağışıklık kesin olmamakla birlikte kişiyi 5 yıl korumaktadır. 5 yıl sonra ise aşılar aynı şekilde tekrarlanmaktadır.Hepatit B Aşısı Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından yeni doğan bebeklerde rutin olarak uygulanan aşı takvimine dahil edilmiştir. Hepatit B Aşısı her yaşta uygulanabilir. HBV aşısı ilk aşının yapıldığı zaman 0′ıncı ay kabul edilerek; ilki 0′ıncı ayda ikincisi 1′inci ayda üçüncüsü 6′ıncı ayda olmak üzere 3 ayrı doz şeklinde kas içerisine uygulanır. Kaynak: Hepatit b hastalıgı nedir hepatit b nedir nasıl bulaşır tedavi yöntemleri aşısı varmı hepatit b aşısı nasıl yapılır

Prostat Büyümesi Nedir

PROSTAT BÜYÜMESİ NEDİR? Prostat idrar kesesinin altında yerleşmiş yaklaşık 20 gr ağırlığında olan bir salgı bezidir. Prostatın tam ortasından idrar kanalı geçmektedir. Ortası olan bir tespih tanesi gibi düşünülebilir. Prostat Neden Büyür ? 40 yaşını aşmış erkeklerde vücutta meydana gelen hormonal dengelerdeki değişmelere bağlı olarak prostatta büyüme başlamaktadır. Ailede prostat hastalığı olması, yaşın ilerlemesi prostat hastalığı riskini arttırır. Prostat Büyümesi Tüm Erkeklerde Olur Mu? 60 yaşın üzerindeki erkeklerin % 50’sinde, 80 yaşın üzerindeki erkeklerin ise % 90’ında prostat büyümesi hastalığı görülür. Prostatımın Büyümesini Engelleyebilir Miyim? Hayır. Prostat büyümesini engelleyebilecek doğal bir yöntem yoktur. Ayrıca büyümenin beslenme şekli ve tuvalet alışkanlıkları ile de bir ilişkisi bulunmamaktadır. Prostat Büyümesi Zamanında Tedavi Edilmezse Ne Olur ? Sık sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları İdrardan kan gelmesi İdrarını aniden hiç yapamama İdrar kesesinde taş oluşumu Böbrek yetmezliği oluşması gibi ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Prostat büyümesi yaşam kalitesini ciddi olarak bozan bir hastalıktır. Hastaların sosyal yaşamları etkilenir. Uzun süreli yolculuk yapamaz hale gelirler . Gece sık idrara kalktıkları için uyku düzenleri bozulur ve hastaların uykuları düzensizleştiği için, ertesi gün performans düşüklüğü yaşarlar. Prostatımın Büyüdüğünü Nasıl Anlayabilirim? Sık idrara çıkma İdrar yaparken yanma Gece idrara kalkma İdrarı zor, ıkınarak yapma İdrara başlarken bir süre bekleme İdrar kesesinin tam boşalmadığını hissetme İdrarı yaptıktan çok kısa bir süre sonra tekrar İdrar sıkışıklığı hissi duyma İdrar kalınlığında azalma İdrarı çatallı yapma İdrarı ileri atamama İdrarı kesik kesik boşaltma İdrar sonrası damlama olması Aniden idrara sıkışma İdrardan kan gelmesi İdrar tutamama ; Prostat büyümesini gösteren belirtilerdir. Prostat Büyümesinin Tedavisi Nedir ? Yapılacak muayene ve testler sonrası her hasta için farklı olabilecek olan tedavi şekli belirlenir. İlaç tedavisi veya ameliyat ile tedavi edilir. Prostat büyümesinde ilaç tedavisi hastaların şikayetlerini azaltmaya yöneliktir, hastalığı tamamen ortadan kaldırmazlar, sürekli kullanılmaları gerekir. İlaç kesildiğinde şikayetler büyük oranda yeniden başlar. Hangi Hastalar Ameliyat Olmalıdır ? Hiç idrar yapamayanlar İlaçtan fayda görmeyenler Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olanlar Tekrarlayan prostat kanamaları olanlar İdrar kesesinde taş oluşan hastalar İdrar kesesinde fazla miktarda idrar kalan hastalar Üre yüksekliği – böbrek yetmezliği gelişen prostat hastalarına ameliyat önerilir. Prostat Hastalarıma Tavsiyelerim Akşamları alınan sıvı miktarı azaltılmalıdır İçilen çay ve kahve miktarı azaltılmalıdır. Soğuk almamalı, özellikle kasık bölgesi üşütülmemelidir Yazın ıslak mayoyla oturulmamalıdır Kabız kalınmamalıdır Yatmadan önce mutlaka idrar yapılmalıdır. İdrar mümkün olduğunca oturarak yapılmalı, idrar bittikten sonra 3-5 dakika beklenmeli ve ikinci kez idrar boşaltıldıktan sonra kalkılmalıdır.

Sedef Hastalığı Nedir? Tedavisi Nasıldır?

ÖZET: Sedef hastalığı, üstü gümüş rengi pullarla kaplı kırmızı lekelerle yansıyan, nedeni bilinmeyen deri hastalığı. Lekeler çoğunlukla kasıntısız olduğundan, hastayı yalnızca görünüş açısından rahatsız ederler; ilaçla geçirilebilseler de, bir süre sonra yeniden belirirler. Bazı hastalarda sedef hastalığı, bir eklem iltihabıyla birlikte görülmektedir. Sedef hastalığının (psoriasis) baş­langıç belirtileri deride kızarma ve pullanmadır. Hastalık, ömür boyu bir­kaç cilt lekesiyle sınırlı kalabileceği gibi, tüm vücuda yayılıp sonu ölüme kadar varan eklem iltihaplarına da yol açabilir. Kalıtsal etkenlerin sedef has­talığında belirleyici bir rol oynadığı kabul edilmektedir. Ama kalıtım yo­luyla doğrudan hastalığın kendisinin değil, hastalığa karşı bir yatkınlığın geçtiği düşünülmektedir. Sedef hastalı­ğı olan kişilerin çocukları ya da akra­baları arasında hastalanma olasılığı, öteki kişilerden daha yüksektir. Hasta­lığın görülme sıklığı yüzde 2′dir. Se­def hastalığı olanların akrabalarının yüzde 6,4′ünde hastalık başlangıç ev-resindedir. Çocuklarla yaşlılarda ender olarak ortaya çıkar. Çoğunlukla 20-50 yaş arasındaki kişilerde başlar. NEDENLERİ Sedef hastalığının nedenlerine ilişkin birçok varsayım ve kuram vardır. Deri metabolizmasındaki değişimler hasta­lığın nedeni olmaktan çok sonucudur. Bu değişimler Özellikle nükleoprotein sentezi ve yıkımıyla ilgilidir. Sedef hastalığından etkilenmiş üstderinin (epidermis) tabanındaki hücrelerin boynuzsu katmana sağlıklı hücrelerden daha çabuk ulaşmasından da anlaşıla­cağı gibi, bu hücrelerin yenilenme hızı artmıştır. Üstderi tabanındaki normal hücreler 20-30 gün arasında yüzeye ulaşır. Oysa sedef hastalıklı deride bu süre 4 günü bulmaz. Bu hızlı göç, boy­nuzsu katmanda hücre birikmesine yol açar. Sonuç, hastalığın tipik klinik bul­guları olan pullanma ve hiperkeratoz-dur (aşın keratin oluşumu). Gene hızlı hücre göçü sonucunda boynuzsu kat­man hücreleri çekirdeklerini yitirmezSedef hastalığının nedenlerine ilişkin birçok varsayım ve kuram vardır. Deri metabolizmasındaki değişimler hasta­lığın nedeni olmaktan çok sonucudur. Bu değişimler Özellikle nükleoprotein sentezi ve yıkımıyla ilgilidir. Sedef hastalığından etkilenmiş üstderinin (epidermis) tabanındaki hücrelerin boynuzsu katmana sağlıklı hücrelerden daha çabuk ulaşmasından da anlaşıla­cağı gibi, bu hücrelerin yenilenme hızı artmıştır. Üstderi tabanındaki normal hücreler 20-30 gün arasında yüzeye ulaşır. Oysa sedef hastalıklı deride bu süre 4 günü bulmaz. Bu hızlı göç, boy­nuzsu katmanda hücre birikmesine yol açar. Sonuç, hastalığın tipik klinik bul­guları olan pullanma ve hiperkeratoz-dur (aşın keratin oluşumu). Gene hızlı hücre göçü sonucunda boynuzsu kat­man hücreleri çekirdeklerini yitirmezler. “Parakeratoz” olarak tanımlanan bu olay dikensi tabakanın kalınlaşma­sına ve dermiş papİUalannın (deri me­mecikleri) uzamasına yol açar. Böyle­likle papillalar iplik gibi ince uzun bir biçim alır. Her dermiş papillasında kıl­cal damar bulunduğundan, sedef hasta­lığı lezyonu kaşındığında papillanın en dış katmam kazınır ve kılcal damar ze­delenerek kanar. SEDEF HASTALIĞININ BELİRTİLERİ Sedef hastalığının klinik belirtilerinin birçoğu, hastalığın dokularda yol açtı­ğı değişikliklerin incelenmesiyle açıklanabilir. Sedef hastalığı başta saçlı deriyi seçer ve yüzde görülmez. Ayrı­ca diz, dirsekler ve kuyruksokumu de­risi sedef hastalığının sık görüldüğü bölgelerdir. Ama hastalığın tüm vücut­ta görülebileceğini de unutmamak ge­rekir. Lezyonlar çeşitli büyüklükte ola­bilir. Madeni para büyüklüğünde, avuç içi kadar ya da daha büyük lezyonlar görülebilir. Bu lezyonlann büyüyüp birleşmesiyle geniş alanları, hatta tüm deriyi etkileyen (eritrodermik ya da genelleşmiş) sedef hastalığı biçimi or­taya çıkabilir. Hastalık genellikle yuvarlak ve ku­ru küçük lezyonlarla başlar; gümüş renginde pullanma görülür. Daha son­ra lezyonlar yayılır ve deri üstünde bir harita görünümü alabilir. Hastalığın bir başka biçimi dışa açık cilt yüzeyleri yerine koltukaltı, kasık gibi içe dönük yüzeyleri etkileyen “ters dönmüş” se­def hastalığıdır. Eklem hastalığıyla seyreden (artropatik) sedef de belirtile­rinin ağırlığı ve yol açtığı ciddi komplikasyonlar nedeniyle önem taşır. Has­talığın bu biçiminden etkilenmiş kişile­rin çoğunda eklem yakınmaları vardır. Bazı hastalarda az sayıda ve küçük ek­lemlerde ağrıya rastlanırken, bazıların­da hemen hemen tüm eklemler yavaş ilerleyen bir biçimde etkilenip şişer. Yineleyen eklem iltihabı (artrit) nöbet­leri sonucu ağır hareket bozuklukları, eklem başlarında hasar, parmaklarda tipik biçim bozuklukları ortaya çıkar. Genellikle kaşıntı görülmezse de, ba­zen özellikle saçlı deride kaşıntı olabi­lir. Eritrodermi gibi sıklıkla yanlış te­davi sonucu gelişen komplikasyonlar ve sedef hastalığı artriti dışında, hasta­ların genel durumu iyidir. Sedef hastalığı püstüllü biçimle kendini gösterebilir. Bu tablo uzun sü­re önce başlamış klasik sedef hastalığı­nın gidişi sırasında görülebileceği gibi, ilk belirti olarak da ortaya çıkabilir. Püstüllü sedef hastalığı, genellikle yüz, taban ve avuç dışındaki bölgelerde yaygın olarak görülür. Başka bölgeler­de hiçbir hastalık belirtisi olmadan ta­ban ve avuçlarda püstüllü sedef hasta­lığına rastlanabilmesi ilginçtir. Püstül-ler genellikle birincil biçimin kızartılı alanlarında birkaç saat (ya da 1-2 gün) sonra gelişir. Uzun süredir var olan lezyonlann kenarlarında da belirebilir-ler. Pullanma genellikle birkaç gün sonra ortaya çıkar. Hastalığın püstüllü biçiminde bazen yüksek ateş ve halsiz­lik görülür. Hastanın genel durumu bo­zuktur ve hastalık ağır gidişlidir. Ayak bileklerinde şişlik olabilir. Bu sistemik belirtiler, deriye ilişkin belirtilerle ko­şut bir gelişme gösterir. Yoğun pullan­ma dönemlerinde sistemik belirtiler geriler, hatta kaybolur. Mukozalar püs­tüllü sedef hastalığından çok seyrek et­kilenir. Püstüllü sedef hastalığı tipik bir ge­lişim gösterir. Deri lezyonlan sürekli biçim değiştirir; kızartılı, püstüllü ve pullu lezyonlar birbirini izler. İyileşme dönemleri kısa sürer, ama uzun dö­nemdeki gidişi iyidir. Seyrek de olsa kötü huylu bir gidiş görülür; bu durumda ağır komplikasyonlar ortaya çı­kabilir. Püstüllü sedef hastalığı bebeklerde çok seyrek görülür. Bazen doğumda/ ve ilk aylarda ya da 1-2 yaşında ortaya çıkar. Klinik tablo püstül ve yüksek ateşle aniden başlar. Deri belirtileri kanım yan bölümlerinde, koltukaltında ve kasıktaki kıvrımlarda görülür. Be­lirtiler sıklıkla yanıltıcı görüntü ver­diklerinden, sedef hastalığı tanısı ge­nellikle ilk belirtiden yıllar sonra ko­nur. KOMPLİKASYONLAR Sedef hastalığı seyrek olarak yerel komplikasyonlara yol açar. Yanlış ilaç kullanımı ya da hastamn ilaçlara aşırı duyarlı olması sonucu egzama biçi­minde komplikasyonlar ortaya çıkabi­lir. Sedef hastalığının deri kıvrımların­da görüldüğü durumlarda (meme altı kıvrımları, dış üreme organları kıvrım­ları vb) Candida albicans ile enfeksi­yonlara rastlanır. Candida albicans, insanlarda iç or­ganlarda (akciğer-bronş), deri ya da mukozalarda (pamukçuk ya da oral kandida enfeksiyonu, vulva-vajina kandida enfeksiyonu, deri kıvrımları­nın kandida enfeksiyonu, hastalığa yol açan bir mantardır. En ağır komplikasyonlar İkincil eritrodermi ve sedef hastalığı artropa-tisidir (eklem hastalığı). Tüm deriyi etkileyen eritrodermi, iltihabi türde sürekli kızarıklık ve ke­peklenmeyle ya da büyük parçalı so­yulmalar biçiminde pullanmayla sey­reder. Nedeni bilinmeyen “birincil” eritrodermi; zehirlenme ve ilaçlara bağlı gelişen eritrodermi (vezikül ve ödemler ile birliktedir); enfeksiyonlara bağlı eritrodermi; kan kanseri eritro-dermisi ve sedef hastalığında olduğu gibi deri hastalıklarına bağlı “ikincil” eritrodermiler bilinmektedir. Eritrodermi ağır bir klinik tabloya yol açar. Yağ ve ter bezlerinin salgıları azalır, deri kurudur ve lezyon deriye iyice işlemiştir. Deri yoluyla aşın ısı kaybı olduğundan hastanın üşümesi ti­pik bir belirtidir. Lenf bezlerinde bü­yüme, tırnaklarda kolay kırılma, saç dökülmesi öteki tipik bulgulardır. Has­talık, bazen kendiliğinden ıyileşebilir-se de, tedavi edilmezse ölümle sonuç­lanabilir. Tedavide, bu konuda deneyimli bir deri hastalıkları uzmanının denetimin­de fotokemoterapi (PUVA) uygulan­malıdır. Haftada 3-4 uygulama ile 2-3 ay içinde sedef hastalığı lezyonlan kaybolur. Ama daha sonra mutlaka ay­da 1-2 kez destek tedavisi uygulanma­lıdır. PUVA tedavisinin olumsuz etkileri de (vardır. Mide bulantısına, deride ku­ruma ve kaşıntıya yol açabilir. Ayrıca ışınların ulaşamadığı saçlı deri ile deri kıvrımlarında (koltukaltı, kasıklar vb) etkili olmamaktadır. Fotokemoterapinin kanser yapıcı etkisi olduğuna ilişkin kesin veri bu­lunmasa da, deri tümörlerine yol aça­bilme tehlikesi göz ardı edilmemeli­dir. Son 10-15 yılda retinoik asit adlı A vitamini türeviyle de başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Kapsül halmde ağızdan alınan bu madde, tek başına ya da foto-kemoterapiyle birlikte verilmektedir. Ama dölüte zararlı olduğundan ilacı kullanan kadınlar tedavmin bitiminden en az 12 ay sonrasına değin doğum kontrolü uygulamalıdır. Son yıllarda D vitamini türevleriyle de başarılı çalış­malar yapılmıştır. Sedef hastalığının tedavisinde önem­li ilerlemeler sağlanmış olmakla birlik­te, özellikle genetik ve moleküler biyo­loji alanındaki araştırmaların sonuçla­rını beklemek gerekmektedir. TEDAVİ Hastalığın nedeni bilinmediğinden ne­dene yönelik tedavi yoktur, Belirtilere yönelik tedavi, olguların çoğunda klinik iyileşme sağlar. Öncelikle salisilik asit ve rezorsin gibi keratin çözücü (kerato-litik) etkisi olan pomatlarla pullanmanın ortadan kaldırılması gerekir. Daha sonra cignolin ya da krisarobin içeren pomatlar kullanılır. Tüm sedef bastala-rınca bilindiği gibi güneş ışınları klinik belirtilerin kaybolmasını sağlar. Katran ya da katran türevleri içeren pomatlar ile güneş ışınlarının bir araya gelmesi iyileşmeye önemli katkıda bulunur. Bu­nun bir nedeni de katranın deriyi mor­ötesi ışınlara karşı daha duyarlı kılmasıdır. Kortikosteroitli pomatların kulla­nılması klasik bir tedavi yöntemidir. Son yıllarda sedef lezyonlan üzeri­ne uygulanan kortizonlu pomatlar başa­rılı sonuç vermiştir. Enjeksiyon yoluyla deri içine uygulanan kortizon türevleri de iyileşme sağlamaktadır. Ama uygu­lanan bütün tedavi yöntemlerinin etkisi geçicidir ve soruna kesin çözüm getir­mezler. İyileşmenin ne kadar süreceği­ni önceden kestirmek de olanaksızdır. Uzun süreden beri tümör kemotera-pisinde kullanılan sitostatik (hücre geli­şimini durdurucu) ilaçlar son yıllarda sedef hastalığı tedavisinde de uygulan­maktadır. Bu ilaçlardan Özellikle folik asit karşıtları, hücre işlevlerini Önemli ölçüde etkilemeden hücre çoğalmasını durdurur. Bu ilaçların sedef hastalığını nasıl etkilediği, gene hastalıktaki histo­lojik değişimlerle açıklanabilir. Bilindi­ği gibi üstderi, hücrelerdeki mitoz bö­lünmenin artmasıyla belirgin biçimde kalınlaşmaktadır. Bu nedenle üstderide­ki aşırı hücre çoğalmasını normal düze­ye indirecek bir ilaç kullanmak gerekir. Ama sitostatik ilaçlarla tedaviye, ancak sedef eritrodermisi gibi öteki tedavilere yanıt vermeyen ağır biçimlerde başvu­rulmalıdır. Son yıllarda A tipi morötesi ışın te­davisi ile 8-metoksipsöralen birlikte uygulanmaktadır. Kısaca PUVA teda­visi olarak adlandırılan bu yöntem, ol­guların büyük bölümünde son derece başarılı sonuçlar vermiştir. Ama pahalı aletler gerektirdiği için henüz tüm deri hastalıkları merkezlerinde uygulanama­maktadır. Soru Saçlı deride görülen sedef hastalığı belirtileri nelerdir? Cevap Saçlı deride görülenler, sedef hastalığının en sık rastlanan belirtile­ridir. Kenarlan kızarık, yuvarlak ve sınırlan belirgin lekeler ortaya çıkar. Hastalık bölgeleri birbirinden ayrı ya da yaygm olarak görü­lebilir. Bu Özellikleriyle sedef hastalığı, öteki deri hastalıklarından ayırt edilir. Ayrıca sedef hastalığında saçlar kökte birbirine yapışık değildir ve çekildiklerinde yağlı bir kabuk kalkmaz. Sedef hastalığı saç dökülmesini etkilememekle birlikte, hastalıklı bölgede kan top­lanmasına yol açarak kaşıntıya, kolay kanamaya ve saçlı derinin kurumasına neden olur. Soru Sedef hastalığı lezyonlan hep aynı görünümde midir? Cevap Hayır. Belirtiler hastalığın yerleşim yerine ve gelişimine göre deği-Şİr. Bazen hastalığın başlangıç lezyonlan da farklıdır. İlk belirti ço­ğunlukla mercimek biçiminde ya da sivri, az pullu ya da hiç pullan­ma göstermeyen kabartılardan oluşur (damlacıkh sedef hastalığı). Belirtilerin değişkenliği doğal olarak tanıyı güçleştirir. Hastalıklı bölge madeni para büyüklüğünde ya da daha büyük olabilir. Lez-yonlann sının her zaman belirgindir. Halka biçiminde ya da arala­rında sağlıklı deri bulunan dar şeritler ve bölgeler görülebilir. Bazı olgularda lezyonlar tüm vücut yüzeyini kaplar.

Takıntı Hastalığı Nedir

Kişinin doğru ve mantıklı olmadığını bilmesine rağmen aklından atamadığı düşünceler takıntı, yani obsesyon olarak tanımlanıyor. Takıntı, kişinin kaldıramayacağı kadar yoğun bir acı yaşaması sonucu ortaya çıkabiliyor. Kişiyi üzecek, acı verecek ve mutsuz edecek durumlarla karşı karşıya gelmek takıntıyı tetikleyebiliyor. Uzman Psikolog Alanur Özalp’a göre, bir düşüncenin ‘takıntı’ şeklinde tanımlanması için bazı şartların olması gerekiyor. “Tekrarlayıcı ise, bazı açıklayıcı bilgiler almasına rağmen, aynı düşünce yeniden kişinin aklına geliyorsa, kişi bu düşüncenin mantıksız olduğunu biliyorsa, zamanla sayısı artıyor, nesnesi değişiyor ve çoğalıyorsa bu takıntıdır. Örneğin, otobüse binemeyen bir kişi, bir süre sonra taksiye de binemez, bir süre daha geçtikten sonra ise hiçbir taşıtı kullanamaz hale gelebilir.” Cinsel takıntıların insanları çok rahatsız eden ve korkutan takıntıların başında geldiğini belirten Özalp, toplumda en çok görülen takıntıları şöyle sıralıyor: ALDATILMA TAKINTISI SIK GÖRÜLÜYOR “Türk toplumunda özellikle son yıllarda dini takıntıların daha ön plana çıktığını ve sayı olarak arttığını görüyoruz. ‘Hastalık veya kötü bir şey olacak’ korkularını içeren takıntılar, ‘ocağı kapattım mı, ütüyü fişten çektim mi, kapıyı kilitledim mi?’ gibi kontrol takıntıları ile temizlik takıntısı de en fazla görülenlerdir. Örneğin, ‘ocağı kapattım mı’ takıntısı bir süre sonra, ‘kapıyı kapattım mı, pencereleri kapattım mı, muslukları kapattım mı, evdeki evcil hayvanları dışarı çıkardım mı, arabayı kilitledim mi, alarmı kurdum mu, ehliyetimi yanıma aldım mı, televizyonu açık unuttum mu, kombiyi kapattım mı?’ gibi daha fazla çeşitlendirilebilecek takıntılara dönüşebilir.” Takıntılar kişinin hem özel hem de sosyal hayatını önemli derecede zorlaştırıyor. Takıntılı kişinin yaşadığı sorun ve zorluklar, çevredekilerin hayatını da ciddi şekilde etkiliyor. Bu durumun bireyi mutsuz ederek, yaşamına sınırlar koyduğunu söyleyen Alanur Özalp, takıntıların neden olduğu tabloyu şöyle anlatıyor. KİŞİ, TAKINTISINDAN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNEMEZ “Takıntılar, zaten kişinin kendisini kötü hissetmesine sebep olur. Kişi, sürekli takıntısını düşünmekten başka şey düşünemez olur. Doğal olarak, yapması gereken işleri yapamaz. Örneğin, beden temizliği, yemek yemek, hatta su içmek gibi… Takıntılar, bireyin nefes almasını bile engeller, böyle vakalar olduğunu biliyoruz. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiler, hastalığı değerlendirirken, ‘yaşarken ölmek’ tabirini, bazen de ‘kendi kendini hapse atmak’ tabirini kullanırlar. Bunların hepsi doğrudur. Kişi yaşamdan tat almaz. Kendini çok fazla hırpalar, yorar. Sayı ile yaptığı kompülsiyonlar o kadar fazlalaşır ki artık doğal yaşam sürecini sürdüremeyecek hale gelebilir. OBSESYONLAR SABUN KÖPÜĞÜ GİBİDİR Örneğin; kişi uçağa, gemiye, otobüse binemez. Zamanla evinden, hatta yatağından çıkamaz hale gelebilir. Bu rahatsızlıktaki en önemli kaygı, obsesyonların hızlı şekilde, sabun köpüğü tabirine uygun olarak artmasıdır. İkincisi ise obsesyonlar sürekli olarak obje değiştirerek kişiyi daha fazla sıkıntıya sokar. Bir başka önemli nokta ise obsesyondaki kişi, bu durumu mantıksız olarak kabul ettiğinden saklamak için büyük bir enerji ve dikkat sarfeder, kendisini daha fazla hırpalar, sıkıntıya sokar, mutsuz eder ve yaşamdan tat alamaz hale getirir. ÇEVREDEKİLERİN HAYATINI DA ZİNDAN EDER Çevresindeki kişiler ise bazen takıntısı olan kişiden daha fazla sıkıntı yaşarlar. Onu memnun etmek, durdurmak, değiştirmek elde değildir. Bu durumun, tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu takıntılı bireye anlatmak çok zor, bazen de imkansızdır. Örneğin, temizlik takıntılarında kişi temizliğin zaten iyi birşey olduğunu düşünür ve savunur. ‘Elimi 20-30 kere yıkamanın ne zararı olabilir?’ diye düşünür. Bir yandan da bu durumun hiç de uygun olmadığını bilir. Ama kendini bu eylemden alamaz. Dışardaki kişilere ve özellikle de yakın çevresine bunu açıklayamaz, açıklayamadığı için saklama ve gizleme yoluna gider ve çevresindeki insanları kızdırır, rahatsız eder, paniğe sokar ve onları da çaresiz bırakır. Takıntılı birey, çevresindekilerden de kendisi gibi belli hareketleri yapmalarını ister, onları zorlar, hatta tehdit eder. Bu hareketleri yapmıyorlarsa onlardan uzaklaşır, onların hayatını da zindan eder. Böyle bir kişiyle yaşamak çok zordur. Bu kişinin çevresindekiler, kendilerine baskı kurmaması için her istediğini yaparlar. Onun istediği şeyler tamamıyla mantıksız olsa bile seslerini çıkarmazlar, bunu çaresiz ve çözümsüz bir durum olarak kabul ederler.” KADINLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR Takıntılar tek başına bir hastalık olarak tanımlanmıyor. Özalp, kadınlarda daha fazla görülen takıntının hastalık grubuna girmesi için gereken şartları ise şöyle açıklıyor: “Hayatımızda pek çok takıntı var. Biz bunlara hastalık demiyoruz. Takıntıların hastalık haline gelebilmesi için bütün düşüncemizi kaplaması ve aynı zamanda kompülsiyonlarının da olması gerekiyor. Obsesyonların kadınlarda daha fazla görüldüğü istatistiklerle de sabittir. Özellikle temizlik takıntısı kadınlarda daha fazla görülür. Bu takıntının bazı meslek gruplarında da daha kolay gelişebildiğini biliyoruz. Örneğin, tıbbi laboratuvarlarda çalışan kişilerde mikrop ve hastalık takıntılarının daha kolay geliştiğini söyleyebiliriz. HEM FİKİR HEM DE EYLEM VARSA, OBSESSİF KOMPÜLSİFDİR Obsesyonlar kafamızdan atamadığımız saplantılı fikirlerdir. Mantıksız olduğunu bilmemize rağmen bu fikirler bizi sıkıntıya sokar ve zorlarlar. Bu fikirlere, ‘zorlantı fikir’ de denir. Kişi bu fikirleri uygulamaya soktuğu andan itibaren kompülsiyon kısmı başlar. Yani kişi ellerinin kirli olduğunu düşünür, defalarca yıkar ama hala temiz olmadığını düşünür. Önce 3 defa, sonra 33 defa, sonra 333 defa yıkar. Bu yıkamayı tamamladığı andan itibaren bile hala ellerinin kirli olduğunu düşünmektedir.” ÇOCUĞUNUZUN DAVRANIŞLARINA DİKKAT EDİN Takıntılardan tamamen kurtulmanın mümkün olduğunu belirten Özalp, birçok sorunda olduğu gibi takıntılarda da erken müdahelenin önemine değiniyor, takıntıların genetik geçişli olabileceğini belirterek küçük çocukların davranışlarına dikkat çekiyor. “Çok küçük yaşlardaki çocuklarda da takıntılar görülebilir. Müdahele edilmezse bu takıntılar artarak ve nesnesi değişerek ileriki yıllarda devam eder. Böyle durumlarda, ‘Çocuk küçük, tedaviye ne gerek var’ diye düşünmemek, fark eder etmez psikolojik yardım almak gerekir. Bu alanda en son kullanılan teknik EMDR uygulamasıdır. Bu uygulama obsesyonlarda çok hızlı, kesin ve başarılı sonuçlar doğurabilmektedir. Tekniğin ucuz ve pratik olması, ayrıca hızlı sonuç vermesi takıntılı bireyler açısından çok önemlidir. GEÇ KALINMAZSA TEDAVİ EDİLEBİLİR Kişilerin psikolojik yardım almada gecikmemeleri gerekir. Çünkü uzun süre bir takıntı ile yaşayanların takıntılarından kurtulmaları gittikçe zorlaşır. Takıntılar anneden çocuğa veya babadan çocuğa geçebilir, obsesyon konusunda irsiyet faktörünün etkisi her zaman vurgulanmıştır. Yatkın kişilik özellikleri, obsesyonu kendisine doğru çeker. Pek çok kişi obsesyon tedavisinin olmadığını düşünür. Hatta obsesif olan kişiler bile böyle düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Bireyin yakın çevresindekilerin bu konuda dikkatli olması, ilk belirtileri hızla fark etmesi, zaman kaybetmeden psikolojik desteğin devreye sokulması tedavinin başarısı açısından çok önemlidir. İşin başında fark edilirse daha hızlı ve daha kolay tedavi edilebilir. Takıntıların tedavi edilebilir olduğunun unutulmaması gerekir. Özellikle çevredekilerin tedaviye ihtiyacı olan kişiye doğru yaklaşımları, bir psikologla görüşüp sorun hakkında bilgi almaları, tedaviye adım atmak yönünde büyük önem taşır.”

Diyabet (Şeker Hastalığı) Diyeti

Diyabet (Şeker Hastalığı) Diyeti Diyetisyen Sanem Apa, Şeker (Diyabet) Hastalığında beslenmeyi anlatıyor. Kişiye göre hazırlanmış “tıbbi beslenme tedavisi” temel olarak diyabette beslenmenin başarısını arttıran etki yaratmaktadır. Özellikle Tip II diyabetliler için hazırlanmış iyi bir beslenme programı kan şeker seviyelerini insüline gerek kalmadan normal düzeylerde tutmaları için önemlidir. Her kişi birbirinden farklı olduğu için diyabetli bireylerin diyetleri de yaşam şekillerine göre farklılık gerektirir. Diyabetliler için tek tip diyet örneği yoktur. Beslenme planı hazırlanırken en önemli nokta aksi bir durum yoksa diyabetli kişinin normal vücut ağırlığına getirilmesi ve korunması olmalıdır. Beslenme planı yeterli ve dengeli olacak şekilde hazırlandığında kan şekeri normal seviyelerde kalır. Sağlıklı Beslenmenin Altın Kuralları: Şeker ve şekerli yiyeceklerden sakınınız. Posalı yiyecekleri tercih ediniz. Glisemik indeksi düşük yiyecekleri tercih ediniz. Her yiyeceğin, yemek sonrası kan şekerini yükseltme hızları farklıdır. Bu, yiyeceklerin, kan şekerini yükseltme hızlarına "glisemik indeks" adı verilir. Genellikle posalı yiyeceklerin glisemik indeksleri düşüktür. Kurufasulye, nohut, mercimek, bulgur, kepekli ekmek, elma, armut, portakal gibi yiyeceklerin glisemik indeksleri düşük; beyaz ekmek, patates, pirinç, havuç, muz, kavun ve üzümün glisemik indeksleri ise yüksektir. Glisemik indeksi yüksek olan yiyecekler, kan şekerini hızla yükseltirler. Önerilenden fazla miktarlarda protein almayınız. Az yağ tüketiniz ve uygun yağı seçiniz, kolesterollü yiyeceklerden sakınınız. Tuzu az tüketiniz. Bazı diyabetlilerin doğru vücut ağırlıklarını sağlayarak hipertansiyon ile ilgili rahatsızlıklarında iyileşme olduğu görülmüştür. Alkolü kullanıyorsanız kulanım miktarınızı mutlaka sınırlayınız. Kahvaltı Önerileri *Az yağlı peynir Tam buğday ekmek Sınırsız çiğ sebze *Haşlanmış yumurta 2- 3 adet zeytin Tam buğday ekmek Sınırsız çiğ sebze *Yağsız süt Yulaf gevreği Ana Öğünler İçin Öneriler *3- 4 yumurta büyüklüğünde ızgara et/tavuk/hindi Tam buğday ekmek Ayran Bol salata *Izgara balık veya yağsız ton balık (en az haftada 2 kez) Tam buğday ekmek Bol salata *Sebze yemeği Tam buğday ekmek Yağsız veya az yağlı yoğurt/cacık Bol salata *Kurubaklagil yemeği Tam buğday ekmek Yağsız veya az yağlı yoğurt/cacık Bol salata Ara Öğünler İçin Öneriler * Light kepekli bisküvi + az yağlı veya yağsız süt * Simit + az yağlı peynir veya ayran * Meyve + az yağlı veya yağsız süt * Galeta + peynir veya ayran * Kepek ekmeğinden yapılmış tost Bu önerilerdeki miktarlar kişilerin yaşına, cinsiyetine ve kullandığı insülin miktarına göre ayarlanmaktadır. Bu nedenle tüketim miktarlarının ayarlanması için uzman hekiminize ve diyetisyeninize danışmanız tedavinin uygunluğu açısından önemlidir. Yenilmemesi Gereken Yiyecekler Şeker, şekerleme, şekerli tatlılar, bal, reçel, pekmez, bulama, şıra, boza, marmelat, şurup, dondurma, kremşanti Hamur işleri, hamur tatlıları, börek, çörek, pasta, kek, kurabiye, çikolata, jöle, tahin helvası Yağda kızartılmış, kavrulmuş ve sos ilave edilmiş yiyecekler (et, sebze, hamur) Bütün yağlı yiyecekler (yağlı et, kavurma, yağlı balık, yağlı tavuk, kaymak, krema, mayonez) Kuruyemişler (2- 3 adet ceviz veya 8- 10 adet badem veya fındık veya 10- 12 adet Antep fıstığı tüketilebilir) Alkollü içecekler, meşrubatlar, hazır meyve suları İçeriği bilinmeyen hazır gıdalar (hazır çorbalar, bulyonlar-etsuyu tabletleri vb.) Hayvansal ve diğer katı yağlar (tereyağı, kuyrukyağı, içyağı, margarinler) Sakatatlar (karaciğer, beyin, dil, dalak, yürek, işkembe, paça, kokoreç) Hazır satılan diyabetik ürünler (diyabetik reçel, bal, çikolata, bisküvi vb.) Not: Midenizde şikâyetiniz yoksa tüm baharatları, salça, sarımsak, sirke, hardal ve şekersiz çay, kahve ve ıhlamur kullanabilirsiniz. Diyabet Hastalığınız varsa; Şekerli içecek ve tatlı tüketimi azaltılmalıdır, şeker içeriği az olan besinleri tercih edin. Bu besinlerin fazla miktarda tüketimi, vücut ağırlığının artmasına ve besleyici değeri yüksek olan besinlerin tüketiminin de azalmasına neden olur. Vücut ağırlığının normalden az ya da çok olması şeker hastalığına ve çeşitli sağlık sorunlarına zemin hazırlar, vücut ağırlığınızı dengede tutun, fiziksel aktivitenizi artırın. Bu nedenle kilonuzu normal sınırlar içinde tutmak için yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterin. Yağlar konusunda ölçülü olun ve doymamış yağları tercih edin. Tereyağı, diğer hayvansal yağlar ve margarinlerin çoğu doymuş yağlardır ve kolesterol düzeyini artırırlar. Ayçiçek, soya, mısırözü gibi bitkisel yağların çoğu ise doymamış yağlardır ve kolesterol içerikleri düşüktür. Bu nedenle yemeklerin doymamış yağlar ile pişirilmesi ve tüketimi sağlık açısından daha yararlıdır. Alkol ve sigaradan uzak durun. Sebze ve meyveler posa, vitamin ve mineral içeriği zengin olan besinlerdir. Posalı besinleri sıkça tüketin. Posalı besinler kan şekerini hızlı yükseltmez bu sebeple kabukları ile yenebilen meyveleri soymayın, beyaz ekmek yerine kepekli ve posalı ekmekleri seçin, bulgur, kabuklu pirinç, mercimek gibi baklagillere ağırlık verin. Hareketli bir yaşam sürmeye çalışın; kısa mesafeleri yürüyün. Çok gerekmedikçe asansör ve yürüyen merdivenleri kullanmamaya özen gösterin. Her gün en az 30 – 45 dakika yürüyüş yapın. Diyabetin Dostu Tarçın Kan şekerini düzenlemesi ile ilgili bir çok çalışma yapılmıştır. Artık hipoglisemi ataklarını önlemedeki etkisi bilinen bir gerçek. Her gün düzenli tüketiminde kan şekerinin yükselme hızını düşürerek kan şekeri seviyesine olumlu etki yaratıyor. Çünkü alınan besinlerin mideden bağırsaklara geçişini azaltıyor, bu da acıkmayı geciktirici etki yaratır. Bu etkisinden dolayı ağırlık denetim programlarında da sıklıkla tarçına yer verilir. Ayrıca, Boğaz ağrılarına olumlu etki yaratır. Vücut direncini arttırır. Kokusu ile rahatlama hissi yaşatır. Mide ve bağırsak gazlarını önlemede etkilidir. İshal tedavisinde de olumlu sonuçlar vermektedir.